Aylık arşivler: Temmuz 2013

İnsan Zihnini Kontrol Etmenin Yolları

imageSize bir fırsat verilse, uçmak mı isterdiniz yoksa insanların zihnini okumak mı?

En azından benim gözlemlediğim kadarıyla bu soruya yaklaşık %75 “zihin okuma” olarak cevap verdi. Bundan sonraki sorum ise:

“Zihin okuyup ne yapmayı düşünüyosunuz? Hayatınızda ne daha iyi olacak?” oluyor. Bu sorununda genellikle cevabı: “İnsanların benim hakkımda ne düşündüğünü bilirsem ona göre davranırım” ya da “karşı cinsi çok daha kolay etkilerim” şeklinde oluyor.

İkisininde gerçekleşmesi durumunda herkes şu an olduğundan daha mutlu olacağını savundu. Buradaki sorgulamayı size bırakıyorum ve yönlendirme yapmak istemiyorum

Zihin kontrolünü ya da zihin okumayı bu kadar merak etmemiz yüzyıllardır bir çok düşünür ve bilim adamınında ilgisini çekmiş. Yakın tarihte bu alandaki en önemli çalışmalarından bir tanesi bence Robert Cialdini tarafından yapılmış. Cialdini “İknanın Yöntemleri” kitabında oldukça basit bir o kadar da işe yarayan yöntemlerden bahsediyor. Bunları okudukça aslında çoğumuzun bunu bilinçli ya da bilinçsiz olarak uyguladığını da fark edeceksiniz. İşte onlardan bazıları:

1) Karşılık verme(Tekabül): İnsanlara herhangi bir karşılık beklemeden bir hediye vermek ya da yardım etmek anlamına gelir. Dünyada hemen hemen bütün toplumlarda beynimize gizlice işlenmiş bir kod vardır: “bir şey alıyorsan karşlığını vermelisin”. Bu tekniği sokak satılcıları çok kullanılar. Mutlaka “abi çiçekler benden olsun” sözünü duymuşsunuzdur. Eğer çiçekleri alırsanız kendinizi ödeme yapmak zorunda hissederseniz hatta bu söz üzerine belki de daha çok ödeme bile yapabilirsiniz. Bağış isteyen kurumlarda aynı tekniği kullanırlar. Size verilmiş ufak bir hediye karşılığında bağış yapma olasılığınız artacaktır. Kültürümüzde “tok satıcı” olarak bilinen bir çok insanın daha çok satış yapmasınında sebebi bu olabilir. Bu tekniği çok bahşiş toplamak isteyen garsonlar ve hizmet sektöründe çalışanlarda kullanabilir. Eğer hesapla birlikte ufak bir hediye ya da müşterinin ismi yazılı bir kağıt götürülürse bahşişlerin çok daha fazla arttığı bir çok çalışmada görülmüştür.

menthol cigarettes
2) Taahhüt ve Tutarlılık: Yine belki de farkında olmadan etkilendiğimiz ya da kullandığımız zihin kontrol yöntemlerinden bir tanesi taahhüt edilen bir şeyi devam ettirme isteğidir. Birinden ufacıkta olsa bir şey istediğinizde ve yaptığında daha fazlasını isteyebilirsiniz. O kişi tutarlığını devam ettirmek için istediklerinizi büyük ihtimal ile yapmaya devam edecektir. Örnek vermek gerekirse bir restorant rezervasyon yapan müşterilerin aramamasından ve gelmemesinden şikayet ediyordu. Kısa bir araştırmadan sonra telefon açıldığında rezervasyonu yapan bayanın şu cümlesi:”Eğer değişiklik olursa lütfen arayınız” yerine “Planlarınızda bir değişiklik olursa arayacak mısınız?” şeklinde değiştirilince cevap gelmeyen rezervasyon oranı %30′dan %10′a düşmüş. İkinci sorudan sonra verilen taahhütün tutarlılığını sorguladığınıza dikkat edin.

3) Sosyal İspat: Kısaca sosyal ispat, bir şeyi başkaları yapıyor diye yapmak anlamına gelir. Bunun üzerinde onlarca deney yapılmış. Bunlardan en çok bilineni bir kişinin sokakta bir anda yukarı merakla bakması sizin dikkatinizi cezbedip aynı şeyi yapmanızı sağlamazken, 10 kişinin aynı anda bir yere bakıyor olması sizinde aynı hareketi yapma olasılığınızı arttıracaktır. Yani “kabul edilebilir davranış” herkesin yaptığı davranış oluyor. Bu durumda zihinleri kontrol etmek isteyen biri çoğunluğun aynı hareketi yapmasını sağlarsa diğer kişileri de etkileyebilir. Kalabalık olan mekanlara hizmeti çok iyi olmasada gitme istediğimiz en önemli sebeplerinden bir tanesi bu olabilir.

4) Arkadaşının yaptığı iyidir: Bu eğilim arkadaşlarınızın katıldığı yerlere ya da organizasyonlara sizinde katılma eğiliminizdir. ÖZellikle fiziksel olarak çekici olan insanların yaptığı şeyleri bir çok kişi yapmak ister. Bu yüzden bazı kurumlar ilk olarak onları hedefleyerek diğerlerinin harekete geçmesini sağlarlar. Reklamlarda çekici ve ünlü insanların kullanılmasının sebebi de bu olabilir.

5) Otorite Kabulu: Özellikle Türk kültüründe otorite kabul edilen birinin söyledikleri mantıksız bile olsa dinlenir. Tanımadığınız bir iş adamının yanına giderken sizin neleri bildiğiniz çok önemlidir. Hakkında fazla bilginiz yoksa belki dediklerini çok ciddiye almayabilirsiniz. Ancak size daha önceden arkadaşlarınız, medya ya da güvendiğiniz birileri onun hakkında “otorite” olduğun dair bilgi vermişse onun dediklerini dinleme olasılığınız çok daha yüksek olur. Bu yüzden kişilerin konumları ve konumun ne anlama geldiği insanlara çok şey ifade edebilir, doktor, avukat, öğretim üyesi, mühendis gibi.

6) Kıtlık Yaratma: Her hangi bir fırsat ya da ürün ne kadar az bulunabilir olursa o kadar arzulanır olmaktadır. Bu en temel ekonomik kuraldır ve ilişkiler dahil hemen hemen her yerde işlemektedir. Pazarlamacıların kampanyalarında “sınırlı zaman” ya da “stoklarla sınırlıdır” ifadesini kullanmasının en büyük sebeplerinden bir tanesi bu olabilir.

Hiçbir Zaman Bugünkü Kadar Genç Olmayacaksınız

image

Zamanımızı yönetmek sadece yapacaklar listesi oluşturmak ya da çok kısa sürede bir çok şeyi halletmek değildir. Ancak maalesef bu görüş çoğumuzun kafasına bu şekilde yerleşmiş olabiliyor. Bu tür düşünce yapısının, evrenin en kıymetlı ve en sınırlı şeyi olan zamanın değerini anlamamızı engellediğini düşünüyorum. Bu yazıyı okurken bir gününüzün nasıl geçtiğini bir gözünüzün önünden geçirin. Uyandıktan sonra sürekli olarak 5 dakika sonrasını yoğunluklada gün içerisinde yapacağınız işleri düşünüyorsunuz. Yaptığınız her harekette nerdeyse hiç “bu an” yok.Verdiğim eğitimlerde bazen herkese sadece gözünü kapattırım serbest düşünce seansı yaptırıyorum. Gözlerinin önüne gelen imajları, duydukları sesleri, kokuları söylemelerini istiyorum. Bu küçük uygulama sonunda ne gördüklerini ayrıntılı olarak anlatmalarını istiyorum. Cevap verenlerin %90’ından fazlası ya geçmişle ya da gelecekle ilgili imajlar görüyor. Neredeyse kimse burada, bu anda değil. Bahsettiğim şey kesinlikle 5 duyu organı ile algıladığınız dünya değil. Zihninizin içindeki imajlardan bahsediyorum. Eğer büyük şehirde yaşıyorsanız, çok işiniz varsa, çok kişi tanıyorsanız bu fenomeni yaşıyor olabilirsiniz.

Zamanın ne kadar verimsiz geçtiğini hepimizin çok iyi bildiği başka bir örnekle pekiştirebilirsiniz. Sınavlara hazırlanırken ya da istemediğiniz bir şeyi beklerken önce çok fazla zaman varmış gibi gözükür. Sonra o an yaklaştıkça zaman daha hızlı geçmeye başlar. Bu aynen arabanın deposunu doldurduktan sonra ibrenin ilk zamanlar yavaş gidiyor gibi gözükürken bitmeye yakın hızlı bir şekilde inmesi gibidir. Belli bir yaştan sonra insanların zamanın daha hızlı geçtiğini söylemesine çok sık rastlamışsınızdır. Ancak zamanın daralıp genişlemesinin tabiki nesnel bir gerçekliği yoktur. Bu algılarınızla alakalıdır.

Yine bir çok iş arkadaşımdan duyduğum “oh bugünde bitirdik” ya da “bugünde geçti” anlayışı var. Bu tür durumlarda genelde sorduğum soru: “hangi günün geçmemesini istersin?” oluyor. Buna genelde verilen cevapta “hafta sonu gelsin artık yeter” olabiliyor. Bu durumda bu kişi hafta sonunu 2 gün olarak sayarsak hayatının %28’sini yaşıyor demektir. Geri kalan %72’sinin sadece geçmesini istemesinin büyük bir kayıp olduğunu düşünüyorum. Çünkü hayatınızın sonu yaklaştığında birkaç günün bile ne kadar önemli olduğunu anlayacağınızı düşünüyorum.

Peki biraz olsun zamanın farkında varmak ve daha verimli geçirebilmek için neler yapılabilir. İşte bir kaç öneri:

1) Pişmanlıklarınızı düşünerek vakit geçirirseniz daha çok pişman olursunuz. Geçmişte pişman olduğunuz ya da keşke dediğiniz bir şey yapmışsanız bunu düşünerek zaman geçirmek ileride yine aynı pişmanlığı ve aynı keşkeleri getirecektir. Bunu daha ileri götürmenin anlamı yok.
2) Çevrenizdeki herşeyi algılayabilmek için 5 dakikanızı ayırın. Bazen sadece durun ve güneşin nasıl battığını, rüzgarın yüzünüze nasıl estiğini, ya da sevdiğiniz şarkıda ki kemanın nasıl tınladığına odaklanın. İşte gerçek zamanın o an nasıl anlamlı geçtiğini anlayacaksınız.
3) Neyim eksik ne yapmam gerek yerine, neyim iyi ve nasıl daha iyi olabilir diye düşünün. Dünya üzerinde eksiği olmayan bir şey ya da bir insan yoktur. Zaten bu yaradılışımızın bir sonucudur. Sürekli olarak eksiklerimizi kapatmaya uğraşırız. Bu zaman kaybıdır. Eksiğiniz daima orada bir yerde olacaktır. Bu yüzden iyi yaptığınız iyi olduğunuz şeyi daha iyi yaparsanız eksikleriniz farkedilmeyecek kadar azalacaktır.

Yaratıcılık Doğuştan mı Geliyor? 

Bunun cevabı kesinlikle HAYIR.

Yaratıcı insan dediğiniz zaman aklınıza nasıl biri geliyor? Eğer sizde bu sorunun sorulduğu katılımcıların %81′i gibiyseniz , saçları uzun, dağınık, dili dışarda, biraz yaşlı ve çılgın hareketler yapan biri olarak düşünüyorsunuzdur. Zihnimizde yer eden bu görüntünün aslında bizim bir şeyler yaratmamız önündeki en büyük engellerden biri olduğunu biliyor muydunuz?

Yaratıcı insan modeli, kendi kendine çılgınca kararlar alan, özgür ruhlu ve psikolojik olarak “arıza” bilinir. Ciddi yapılı olanlar, ciddi işler yapan ve ciddi pozisyonlarda bulunan insanlar “yaratıcı” olamazlar. Hatta eğer yaratıcı olurlarsa bu o kuruma ya da duruma önemi bir tehdit oluşturur. Yeni bir şeyler yapmak isteyen insanlar ne zaman diğer insanların karışına çıksa ;”Bu işler böyle yapılmaz, şöyle yapılır tepkisini alabilir” Halbuki “yenilik” kavramının temeli zaten daha önceden olmayan bir şey yapmaktır.

image

Yaratıcılık ile ilgili hem fiziksel hem de zihinsel bu yaftalamalar toplum içerisinde yenilikçiliği öldüren ve yeni bir ürün üretim risk almak isteyen bir çok girişimciyi engelliyor. Rifat Hisarcıklıoğlu’nun bir çok sunumunda bahsettiği gibi küçükken bol bol duyduğumuz “icat çıkarma” ya da “başımıza yeni iş çıkarma” gibi sözler yine bugünkü davranışlarımızı oldukça fazla etkiliyor.

Aslına bakarsanız bunu dünyadaki patent ve yenilikçi tasarım istatistikleride söylüyor. ABD 1910 yılı itibariyle 1 milyonuncu patentini alırken, Türkiye 2010 yılında 50 000 seviyesini ancak daha yeni aşmış durumda.Aynı şekilde araştırma geliştirme giderlerinin gayri safi yurt içi hasıla içindeki payı AB ortalamasında %2 civarlarında bulunurken, Türkiye’deyse bu oran %0,46 olarak gerçekleşmiş.

Peki en azından yaratıcılık ile ilgili kendimizi geliştirebilmemiz için nasıl bir zihin yapısında olmamız gerekiyor? İşte size bir kaç ufak ama etkili öneri:

Herkesten onay beklemeyin: Yeni bir fikir aklınıza geldiğinizde ve heyecanlandığınızda ilk yaptığınız şey bunu çevrenize söylemektir. İnsanların fikirlerini almak elbette oldukça büyük katkılar sağlayabilir. Ancak fikir almakla onay beklemek arasında önemli bir fark vardır. Eğer herkesten onay beklerseniz bu sizin fikriniz olmaktan çıkacak, motivasyonunuzu düşürecek ve ilerlemenizi engelleyecektir.

“Ya olursa” kullanın: Bir çok yeni fikir paylaşan insana genellikle olumsuz tepki veririz. Eğer kendi yaratıcılığınızı daha ileri taşımak istiyorsanız önce sizin kendinizde bazı şeyleri değiştirmeniz gerekmektedir. Buna size ilk etapta saçma gelebilecek düşüncelere ve fikirlere “ya olursa” diye bakarak başlayabilirsiniz. Unutmayın IBM kişisel bilgisayarlar ilk çıktığında bunların evde kullanılmasının mümkün olmadığını ve başka bir yenilik yapılamayacağını öngörmüştü.

Rehber yerine haritanız olsun: Rehberle bir yere gittiğinizde dünyayı sadece onun gözünden onun bildikleri ile görürsünüz. Elinizde bir harita olursa belki yanlış ya da daha uzun yollarada sapabilirsiniz ama hem daha çok şey öğrenirsiniz hem de gittiğiniz yere bambaşka gözlerle bakarsınız. Yaratıcılık için farklı bakmaya ihtiyacınız olacak.

Beyninize ön yükleme yapın: İyi bir fikir, varolan bir çok şeyin farklı bir şekilde bir araya getirilmesinden başka bir şey değildir. Yeni ürünler hakkında, dünya hakkında, insanlar hakkında ilginizi ne çekiyorsa okuyun. Bloglara kaydolun, kitaplar alın. Ancak burada önemli bir noktayı belirtmem gerek: bir kitabı ya da makaleyi okurken onu tamamıyla ezberlemeyi ya da onu bitirmeyi beklemeyin. Bu konuda takıntılı olanlar yeteri kadar bilgi sahibi olamadıkları gibi, çok çabuk motivasyonlarını yitirip okumaktan vazgeçebiliyorlar. Hiç bir şeyin tamamını hatırlayamazsınız ancak beyniniz size ihtiyacınız olduğunda o güzel sürprizi yapacaktır. Sadece biraz sabırlı olun.

Paraya değil anlama odaklanın: Bir çok fikir sahibinin en önemli odağı paradır. Fikir ticari bir boyuta gelirse maddi bir kazanç beklemek gayet normaldir. Ancak bunun yolu, fikrin insanların seveceği, onların hayatlarını daha iyi yapabileceği şekilde hayata geçirilmesidir. İlk başta odağınız kesinlikle bu olmalıdır. Para odaklı olmanız oturup fikrinizin anlamı üzerine düşüneceğinize hesap makinesinde ne kadar kazancağınızı hesaplamanızı sağlar. Bunun da fikriniz üzerinde olumlu bir etkisi olmayacaktır.

Akılcı İnsan Diye Bir Şey Var mı?(Bilimsel Bir Cevap)

image

Aslında bu yazıya bir kaç önemli soruyla başlamak lazım:

- Neden uzun süren bir ilişkiyi bitirmek genelde kısa sürene göre daha zordur?
- Neden borsada yatırım yapanlar kaybeden kağıtları daha zor satarken kazanan kağıtları daha çabuk satarlar?
- Sahip olduğumuz şeylere değer biçerken neden sahip olmadıklarımıza göre daha fazla biçeriz?

Klasik ekonomi biliminin tanıdığı “homoeconomicus”(akılcı insan) modeli geçerli olsaydı insanlar;

- Her zaman faydalarını daha fazla yapmak için uğraşırlardı ve
- Yaptıkları hatayı bir daha tekrarlamazlardı.

Artık 18. yüzyılın ortalarında bilimseleşmeye başlayan ekonomi bilimiyle alakalı çok ciddi sorgulamalar yapılmaya başlandı. Eğer ekonomistlerin insan modeli geçerli olsaydı, birbirimizi öldürmüyor, zarar vermiyor veya içki sigara kullanmıyor olurduk. Hatta daha da geneli düşünürsek 2009 krizi gibi bir finansal kriz yaşamamış olurduk. Bunların hepsi mantık dışı davranışlar ve hepimiz biliyoruzki bunlar hayatımızın bir parçasıdır.

Buna rağmen elbetteki ekonomistlerin arz-talep kanunları en azından insan doğasını anlamak ile ilgili basit bir anlayış vermiştir. Ancak bu davranışların sonuçlarını açıklamak için yeterli olmamıştır. Olmadığı da son finansal krizle iyice ortaya çıkmıştır.

Aslında söylenmesi gereken şey ekonomi yönetimin bir para, maliye ya da devlet yönetimi değil bir psikoloji ya da beklenti yönetimi olduğudur.

Davranışsal ekonomi henüz uyguladığı yöntemlerle bazı çevreler tarafından bilimsel kabul edilmesede, akıldışı insan davranışı konusunda bize çok önemli içgörüler sunuyor.

Yukarıdaki soruları daha iyi anlayabilmek için bunların iki tanesinden özellikle bahsetmek istiyorum:

1) Sahiplik etkisi
2) Kayıptan kaçınma

Sahiplik etkisi, kısaca “bir şeye ne kadar sahipsen o kadar tatmin hissedersin” şeklinde açıklanabilir. İnsanlar bir şeye sahip olduklarında onu değerlerken daha yüksek değer verirler. Richard Taler’in 1980 yılında yılında Cornell Üniversitesinde yaptığı bir deneyde iki grup öğrenciden 1. gruba bir fincan veriliyor ikinci gruba ise bu fincan verilmiyor. Daha sonra fincanı elinde olanlara o fincanı ne kadara satmak istedikleri soruluyor. Fincanı olmayanlara ise fincan gösterilerek o fincana ne kadar değer biçtikleri soruluyor. Fincana sahip olanlar ortlama 4,50 dolar değer biçerken olmayanlar 2,25 dolar değer biçiyorlar.

Bununla ilgili başka bir araştırma Dan Ariely tarafından yapılıyor. Duke Üniversitesinde yapılan deneyde önemli bir basket maçının bileti piyango yoluyla ile bazı öğrencilere veriliyor. Bazı öğrenciler ise kazanamıyor. Aradan bir hafta geçtikten sonra kazanan öğrenciler aranıyor ve ellerindeki bileti ne kadara vermek istedikleri soruluyor. Aynı şekilde kazanamayan öğrencilere de bileti ne kadara almak istedikleri soruluyor. Sonuçlar oldukça dikkat çekici, bileti kazanan öğrenciler bileti ortalama 1400 dolardan vermek isterken, bileti kazanamayanlar bilet için ortalama sadece 140 dolar vermeye razı oluyorlar.

Kısaca ne zamanki her hangi bir şey bizim olduğunda ona olan nesnel bakış açımız oldukça öznel hale geliyor.

Kayıptan kaçınma etkisi aslında sahiplik etkisi ile aynı anda anılıyor. İkisi birbiri ile bağlantılı. İnsanlar aynı derecede bir kayıp ve kazanç söz konusu olduğunda, kayıp için daha çok motive oluyorlar. Bu yüzden bir şeye sahip olduğumuzda artık onu kaybetmek bizim için çok daha acı verici oluyor. Eğer sahip değilseniz o zaman onu almak sizin için bir kazançtır. Bu durumda eğer herhangi bir tercihi kazanç yerine kayıp olarak anlatırsak bu kararı değiştirir. Nasıl mı ? İşte size bir araştırma;

1987-1993 yılları arasında 10 000 hesap ve 162 948 işlem inceleniyor. Odean’nın yaptığı bu çalışmada kayıpta olan hisse senetleri daha az satılırken ve daha çok tutulurken, kazançta olan hiss senetleri daha çabuk satılıyor ve daha az tutulduğu ortaya çıkıyor.

Bu durumda sonuç olarak, eğer bir hedefiniz varsa onu gerçekleştirmek için davranışsal finansın bu kavramlarını lehinize çevirebilirsiniz;

1) Hedefinizi gerçekleştirmek için onu alışkanlık haline getirin. Bu önce bilinçli bir çaba gerektirir ama daha sonra her hangi bir otomatik hareketinizden farkı kalmayacaktır.
2) Hedefinize sahip olmaya başlayın. Hedefinize götüren süreçleri sahiplenin bu durumda onları kaybetmek daha zor olacaktır. Çünkü sahip olduğunuz şeyi kaybetmek daha acı verici olacaktır.

Bankaların Nasıl Çalıştığını 5 Dakikada Öğrenin

image

Bankaların nasıl çalıştığını, nasıl kar ettiğini ve krizlerin neden olduğunu basitçe ve 5 dakika içerisinde öğrenmek ister misiniz? O zaman size yardımcı olmaya çalışacağım. Böylece belki paranızı bankaya yatırırken ve kredi kullanırken sistemle ilgili daha iyi ve sağlıklı bir anlayışa sahip olursunuz.

Bankaların bilançosunu 2 cebi olan biri gibi düşünebilirsiniz. Varsayalım(ekonomistlerin en sevdiği laftır) birileri parasından daha çok kazanmak için size para veriyor. Siz bütün bu paraları sağ cebinizde topluyorsunuz. Topladığınız paralardan kullanacaklarınızı sol cebinize koyuyorsunuz. Böylece sol cebinizden başka insanlara borç veriyorsunuz ve tabiki bunun karşılığında verdiğiniz para üzerinden bir tutar(faiz) istiyorsunuz. Ayrıca yine sol cebinizdeki para ile altın, hisse senedi, bono gibi menkul kıymetler de alıyorsunuz. Böylece temel olarak paradan iki şekilde para kazanıyorsunuz:

1) Verdiğiniz borçtan faiz alarak

2) Değişik menkul kıymetleri düşük fiyattan alıp daha yüksek fiyata satarak

Bu iki kazancın da kendine has riskleri mevcut. Örneğin 1. durumda riskiniz paranızın geri dönmemesi(tek risk tabiki bu değil ama temel olarak bunu burada söylememiz yeterli). 2. durumda ise piyasada aldığınız menkul kıymetlerin aldığınız fiyattan daha fazla düşmesi. Burada sizin sol cebinizdeki parayı sürekli olarak kullanmanız için çok önemli bir şart var. Size para verenlerin hepsinin aynı anda gelip parasını geri istememesi gerekiyor. Eğer isterlerse o zaman hem verdiğiniz borçların geri gelmesini beklemeniz gerekiyor hem de elinizdeki diğer menkul kıymetleri belki de değerlerinin çok altına satıp hemen paraya çevirmeniz gerekiyor. Dolayısıyla sizin bütün sisteminiz insanların aynı anda sizden paralarını istememeleri üzerine kurulmuş durumda.

Banka bilançosunun da aynen cebiniz gibi sağ tarafında mevduat var(sağ cep), sol tarafında ise bankanın kazancını sağlayan varlıkları var(sol cep). Sistemde bir havuz üzerine kurulu herkes parasını aynı anda paniğe kapılıp çekmeye kalkarsa bütün sistem çöküyor. Kriz dönemlerinde kısmen de olsa durum bu şekilde gerçekleşiyor. Ancak bu cep analojisi dışında bankaların sırf kayıtla ortaya çıkardıkları sihirli bir olay var: para yaratmak.

Eğer sağ cep, sol cep analojisini anlamışsanız, bankaların nasıl para yarattığını anlayabilirsiniz. Süreç çok basit: bankaya para yatırdığınızda banka bu paranın bir kısmını nakit olarak tutmak zorunda(ne olur ne olmaz diye) geri kalanın tamamını kredi olarak verebilir. Ancak burada bankalar kredi verirken sizden hesap açmanızı istiyor. Bu sizin sağ cebinizde yine para oluşması anlamına geliyor!

Sağ cebinizde oluşan parayı tekrar sol cebinizden kredi olarak verebilirsiniz. Tekrar kredi olarak verdiğinizde yeni oluşan mevduat tekrar size bir kredi kaynağı veriyor. Bu şekilde devam eden süreç bankalarda bulunan mevduatın çok daha yüksek bir katının piyasada para olarak dönmesini sağlıyor. Örneğin Türkiye’de toplam piyasadaki paranın %9’u bankalarda nakit olarak duruyor, ABD’de ise bu oran %2’ye düşüyor. Basit matematikle düşünürsek %2’i bankada nakit olarak duran paranın 50 katı dışarıda piyasada dolaşıyor olacaktır. (Ortaokul matematiğinde bu soru: %2 si X olan paranın tamamı ne kadardır?(cevap 50X)).

Bu durumda faizler yükseldiği zaman bankaların neden daha az nakit tuttuğunu daha kolay anlayabiliriz. Faiz yükseldiğinde parayı ihtiyatla nakit tutmanın fırsat maliyeti artmaktadır. Bu yüzden faizler yüksekken bankalar özellikle devlete daha çok borç verme eğilimindedirler. Böylece düşük riskle daha çok kazanabiliyorlar. Bütün bu sistem güven üzerine kuruludur. Mevduat sahipleri eğer güvensizlikten dolayı paralarını aynı anda çekmeye kalkarlarsa trilyonlarca dolarlık bir çöküş hareketi başlayabilir. Yani iş dönüp dolaşıp insanların beynindeki güven hissine dayanıyor. İstediğiniz kadar harika işleyen bir sistem kurun, milyonlarca dolar harcayın, bir sürü profesyonel alın, vizyon toplantıları düzenleyin, pazarlama yapın, insanların güveni yoksa sistem çok hızlı bir şekilde çökecektir. Bu yüzden bankacılık sistemi siyasi otoritenin yakın takibi altındadır. Siyasi otorite güveni sağlarken bankada otoritenin hedeflerine uygun politikalara uyum sağlamaya çalışmaktadır.

Neden Büyük Markalara Daha Çok Ödemeye Razı Oluyoruz?

image

Daha önceki yazılarımda da belirtmiştim; Kararlarımızı gayet akılcı ve düşünerek aldığımızı sanıyoruz. Elbetteki tamamıyle bilincimiz dışında karar aldığımızı düşünmüyorum ancak kararlarımızın önemli bir kısmı “mantık” ile düşünüldüğünde ya pratik değil ya da akılcı değil. En basit örneğini “marka” adı altında satın aldığımız ürün ve hizmetler için söyleyebiliriz. Bir ürüne, muadili olan başka bir ürüne göre arasındaki nitelik farkı çok olmamasına rağmen neden daha çok ödemeye razı oluyoruz? Bunu yaparken neden hiç pişmanlık duymuyoruz? Ve bunu neden yeri gelince bir avukat gibi savunuyoruz?

Bunun cevabı büyük markaların bizim beynimizin nasıl işlediğini anlamış olmaları olabilir. Beynin eğer biraz genelleme yaparsak 3 bölümden oluştuğunu söyleyebiliriz. Yeni beyin korteks denilen ve hepimizin yakından tanıdığı şekilde gördüğünüz beyin. Eski beyin yani evrimleşmemizin ilk zamanlarındaki beynimiz ise bu korteksin içinde gizli duruyor. Yeni(neo) korteksimiz henüz evrimini tamamlayamadığı için özellikle “karar alma” sürecinde eski beyinimizin çok büyük rolü olabiliyor. Karar almamız üzerinde en büyük etkisi olan eski ve evrimleşmemiz beynimiz 6 uyarıcıdan etkileniyor:

1) Beyin kendini merkez alır: Bir arkadaşınızı yılan ısırırsa yeni beyniniz hemen bir şeyler yapılması gerektiğini söyler, duygusal beyniniz arkadaşınızın acısını hisseder ama eski beyniniz RAHATLAR, evet yanlış duymadınız! Eski beyniniz “Oh bana iyiki de bir şey olmadı” düşüncesi ile rahatlar. Birini kaybettiğiniz zaman cenaze törenlerinde taziyeleri kabul edersiniz. Orada yeni beyin son görevini yapma ve buna göre davranma endişesindedir, duygusal beyin kaybın acısını yaşar ama eski beyin bunun kendine olmadığı için kendini iyi hisseder. Beynin incelenmesini sağlayan fMRI sonuçları böyle diyor. Bu yüzden dikkat edin markalar hep “siz” odaklı olarak mesajlarını iletiyorlar. Çünkü beyin için önemli olan siz ve sizin vücudunuzun hayatta kalmasıdır. (örnek: Ikea eviniZİN herşeyi)

2) Beyin karşıtlık sever: Eski beynin dikkatini çekebilmek için önce dikkati dağıtıcı bir şey yapmanız gerekir. Eski beyin varolan akışın değişmesini ister, resmin sürekli aynı olmasını istemez, bir durum değişikliği ister. Kötüden iyiye, üzgünden heyecanlıya, beyazdan siyaha gibi. Bir çok küçük firma büyük firmaların zaten beklenen sözlerini kullandığı için(örnek: kaliteli ürün, emsalsiz arsa, inovatif stratejiler, bütünleşik teknoloji) karşıtlık yaratamazlar ve böylece eski beyne ulaşamazlar. Ancak büyük markalar yaptıkları aktiviteler ve verdikleri mesajlar ile eski beyne ulaşırlar. (Örnek: MediaMarkt :”Ben APTAL değilim”)

3) Beyin somut şeyleri sever: Eski beyin hemen gerçekliği anlaması gerekir. “Kolay kullanımlı, esnek, kaliteli, güvenli” gibi kelimeler eski beyne mesaj iletmez. Bu kelimeler muğlak kalır. Bunların gerçek hayattaki bir şeyler ile net ve somut bir şekilde bağdaştırılması gerekir. (örnek: OMO, “Kirlenmek güzeldir”, Nokia, “Connecting people”)

4) Beyin başlangıca ve sona dikkat eder: Beynimiz vücudumuzun %2′sini oluşturmasına rağmen, toplam kullandığımız enerjinin %30′dan fazlasını tüketir. Bu yüzden beyin enerjisini gayet verimli kullanmak zorundadır. Beyin için bir mesajın başı ve sonu özellikle büyük önem taşır. Şekilde de görüldüğü gibi beyin özellikle başlangıç ve bitiş zamanlarına yoğunlaşır ve buradaki mesajları daha etkin olarak alır. Bu yüzden iyi bir başlangıç yapmak ve bitirişte en fazla 3 adet sonucu vurgulamak eski beyin için yeterlidir. (Örnek: BMW 7 serisini tanıtırken reklama dünya hız denemesi ile başlaması ve bitişinde aslında hız denemesini çeken arabanın BMW 7 serisi olması. Mesaj açık : “Dünyanın en hızlı salon arabası”)

5) Beyin görsel sever: Beynimizin görme ile ilgili olan optik sinirleri, duyma sinirlerine göre 25 kat daha hızlı çalışır. Beyin en hızlı sadece 2 milisaniyede görüntüyü anlar ve vücudumuza sinyali gönderir. Beyin çarpıcı görselleri sever. Eğer eski beyne ulaşmak ve orada kalmak istiyorsanız çarpıcı görseller kullanabilirsiniz. (örnek Benetton’un yeni doğan bebek fotoğrafı)

6) Beyin duygusallığı sever: Eğer eski beynin hatırlamasını istiyorsanız o zaman beynin hormon salgılamasını sağlamalısınız, hormonal salgı beynin sinaptik iletişimini arttırır ve bu da bağlantılı kurulan her neyse onun akılda kalmasını sağlar. Hormon salgısını arttıran şey duygusal şeylerdir. (Örnek : Kent şekerlemelerin her bayramda yaşlıların ne kadar yalnız kaldığını ve bakılmaya ne kadar ihtiyaçları olduklarının hatırlatması)

Burada veremediğim bir çok örnek gibi büyük markalar eski beynimize hitap etmesini biliyorlar. Bu onları daha da büyük yapıyor. Aslında burada önemli bir pazarlama derside ortaya çıkıyor:

“Fiyat için gelen müşteri, fiyat için gider”. Büyük markalara daha çok ödemeye razı olmamızın en önemli sebeplerinden bir tanesi de “fiyat” odaklı düşünmemeleri olabilir.

Girişimciler İçin İş Geliştirmenin En Pratik Yolu

image

Çoğu zaman hem sohbetler sırasında hem de iş adamı arkadaşlarım ile konuşurken onların en büyük sıkıntısının kendi potansiyellerinde satış yapamamak olduğunu duyuyorum. Her oturuşumuzda profesyonel işimizle ilgili sohbetlerimizin en büyük kısmını daha iyi pazarlama nasıl yaparız oluşturuyor.

Eminim sizde şu tür konuşmalara şahit olmuşsunuzdur:

- Ürünümüz çok iyi ancak pazarlamada problemimiz var.

- İyi bir satış ekibi kurarsak bu iş tamamdır ama maalesef böyle birilerini bulmak çok zor.

- Geçen gün 100 kişiyi aradık ürünümüzle ilgili bilgi verdik hepsi çok ilgilendi ama sonra nedense satın almadılar!

- Reklam vermediğimiz yer kalmadı ama istediğimiz dönüş hiç bir zaman olmuyor hatta dönüş bile olmuyor.

Bu konuşmaların devam etmesi kaçınılmaz gözüküyor. Ama buradaki en önemli bir problemlerden bir tanesi hepsinin sorunun iyi bir satış ekibi ya da daha yüksek bütçe ile tanıtım yapmadan ileri geldiğini düşünmesi, buna açıkcası çok fazla katılmıyorum.

Girişimcilerle yaptığımız çalışmalarda yaşanan en büyük problemlerden bir tanesinin ürün için başlangıçta kullanıcı ya da müşteri  yaratmak olduğunu biliyoruz. 1 . gün ne yapmalıyız? Bundan sonra müşterilerimizi nasıl arttırabiliriz? Bu soruları sık sık soruyoruz. Eminim bunu farklı bir şekilde büyük firmalarda soruyorlardır. Ben en azından bir çoğunun sorduğuna kendim şahit oldum.

Aslında çözüm hem çok basit hem de çok zor : DÖNÜŞTÜRME(Pivot)

Şimdi aşağıda sevgili hocam Adil Oran‘ın sitesinden kaynak olarak aldığım iş modeline bir bakalım:
image

Aslında bu modeli çok sıkı bir şekilde yine Adil Oran’in sitesinden bol bol çalışmanızı öneriyorum. Benim odaklanmak istediğim kısım ise tam ortada yer alan “değer önerileri” ve en sağda yer alan “müşteri kesitleri” bölümü. Değer önerileri, ürünüz ile hangi problemi çözdüğünüz ya da neyi daha iyi yaptığınızı anlattığınız en önemli bölümdür. Zaten bu modeli çalırken öncellikle buradan başlanır. Müşteri kesitleri bölümünde ise müşteriniz kim? kimin için değer yaratıyorsunuz sorusu önemli. Bu iki bölümün birbirini çok iyi tamamlaması gerekiyor. Bu sürece müşteri geliştirme deniyor. Bu ikisinin bir biri ile olan uyuma ise pazar uyuşması(market fit) deniyor. Mükemmel bir pazar uyuşmasının anahtarı ise dışarı çıkıp ürünüzü değer yarattığınız insanlara sürekli olarak denemeleri sağlayıp aldığınız geri bildirim ile hem pazarlama hem de ürün stratejinizi değiştirmek. Pazarlama stratejisi ya da uygulaması artık bir yerlerden aldığınız sezgizsel ve rakamsal verilerle kolay kolay işlemiyor. Şu soruları sorun:

- Kullanıcılar ürünü nasıl kullanıyorlar?

- Kullanıcılar ürünle ilgili kurulan iletişimde ne kadar anladılar?

- Üründe buldukları değer nedir? Benim yarattığım değer ile örtüşüyor mu?

Bu müşteri geliştirme süreci sürekli olarak sizin DÖNÜŞTÜRME yapmanızı sağlayacaktır. İşte kritik nokta budur. Bu süreçte farkındalığınız ne kadar yüksek olur ne kadar değişime açık olursanız müşterinizi o kadar iyi anlarsınız. Bizim eğitim sistemimiz maalesef dönüştürme ya da anlama üzerine değil bir kere yapılan modeli hep doğru olduğunu kabul etme üzerine kurulu olduğu için bu biraz zor olabilir. Ama dönüştürme yapmamaniz  ayakta kalmanızda bir o kadar zorlaşacaktır.

Satışları Arttırmak İçin 3 Önemli Soru

image

Özellikle verdiğim satış eğitimleri sırasında bana en çok söylenen sorun, ürün tanıtmakla ilgili değil o ürünün satışını gerçekleştirme ile ilgili oluyor. Yani müşteri ürünü istiyor ancak bir türlü o sözleşme yapılmıyor, o para alınamıyor ya da o kredi kartı çekilemiyor. Dolayısı ile yapılan onca görüşmeye, harcanan onca zamana rağmen dönem sonunda satış raporları beklenenin altında gelmesi büyük hayal kırıklıkları yaratabiliyor.

Aslında satış yapanların çoğu direkt olarak kazanç odaklı olduklarından bazı basit ama önemli detayları atlayarak önemli görüşme hataları yapıyorlar. İşin daha kötüsü çoğu zaman bunun tam olarak fakına varamıyorlar. Öncellikle sormamız gereken 3 basit soru var:

- Neden alsınlar?
- Neden benden alsınlar?
- Neden şimdi alsınlar?

Bu sorular aslında zorluk sırasına göre gidiyor. Cevaplaması en kolay soru ilki en zoru ise 3. sü oluyor.

1) Neden alsınlar?
Bu aslında çoğu satış yapan profesyonel için çok basit bir soru. Büyük ihtimal ile bunun gereğini zaten doğal olarak yapıyorsunuz.Müşterinin acı çektiği ve aciliyete dayandığı noktaları ve bunları nasıl iyileştireceğinizi biliyorsunuz. Ortada problemi NET bir şekilde tespit ettiniz ve gerçekten sunumuzunu ya da tanıtımınızı bunun üzerine yapıyorsunuz. Problemi nasıl çözdüğünüzü herkes çok açık biliyor.

2) Neden sizden alsınlar?

Bu ilk sorudan biraz daha zor. Ancak yine de basit bir soru. Müşterinin acısını tespit ettikten sonra, problem çözme şeklinizin rakiplerinizden bir farkı olması gerekiyor. Yoksa iş her zaman olduğu gibi fiyata kalıyor ve fiyatı indirmek sizin için ölümcül bir kısır döngüyü başlatıyor. İnan fiyat daha çok indirilmek isteniyor çünkü ürünün ederinin verdiğiniz değer olmadığı düşünülüyor, sonra bütün konuşma fiyat üzerine dönüyor. Problem çözen anlam yaratan ürün ortadan kalkıyor. Odak fiyat olunca tabi ki her geri gelişinizde müşteriniz sizden başka “kıyaklar” istiyor Rakiplerden öne çıkmak için fiyat indirmenizi KESİNLİKLE tavsiye etmiyorum.

3) Neden şimdi alsınlar?

Bu 3 soru içerisinde en zor olan soru. Çoğu satış yapan insanın kesinlikle dikkate almadığı bir soru olabiliyor. Müşterin alma döngüsü ile sizin satma döngünüz birbirini tutmadığı zaman(ki genelde böyle oluyor) satış gerçekleşmiyor. İşin daha kötüsü satışçılar böyle durumlarda satışları arttırmak için “itme” stratejisi uygulayarak müşteriyi sık boğaz etmeye başlıyorlar. Müşterinin alma döngüsü geldiğinde ise o müşteriye ulaşma konusunda problem yaşıyorlar. Çünkü KAYIT almıyorlar, HAFIZA oluşturmuyorlar. İşte bu noktada biraz doğru zihin yapısı birazda teknoloji gerekiyor. Müşteri İlişkileri Yönetimi çözümleri ve buna hazır zihinler bir çok problemi çözebiliyor.

Müşterileriniz ile ilgili hafızanız sadece onlara yaptığını satışlardan ve rakamlardan oluşuyorsa bir daha düşünmenizi öneririm. Veri tabanınızı genişletin daha çok veri alın. Ayrıca müşterilerinizi; hemen alacaklar(A), 3 ay içinde alacaklar(B) ve 6 ay içinde alacaklar( C ) gibi sınıflandırmalara koyabilirsiniz. Doğru verileri tutarak hangi müşterinizin daha sadık olduğunu hangisinin size zararlı olduğunu görebilirsiniz. Ayrıca size gelen itiraz ve şikayetleri günlük ve aylık olarak takip ederek satışlarda bir sezon etkisi olup olmadığını anlayabilirsiniz. Aciliyet yaratan kampanyalar yapabilirsiniz. İyi bir zihin yapısı ile birlikte iyi bir MİY çözümü satışlarınızı en az %10 arttıracaktır.

Servis Sektöründe Çalışanlar Nasıl Daha Yüksek Bahşiş Alır?

image

Davranışsal ekonomi, hayatımızın hemen her alanında insanları hem daha rahat anlamamızı hem de kısa ve uzun vadeli stratejilerimizi daha rahat kurmamızı sağlıyor. Bunun üzerine araştırmalardan biri de ABD’de 40 milyar dolarlık bir büyüklüğü temsil eden “bahşiş ekonomisi” üzerine yapılmış. Bu araştırma sonuçları önemli içgörüler içeriyor. Ayrıca burada bahsi geçen uygulamaları kendi işleriniz içinde dönüştürüp uygulayabilirsiniz.

1) Müşterilerinize verilecek olan bahşişlerin yüzde hesaplarını gösteren bir içerik yaratın: Bir restorana gittiğinizi ve hesabı istediğinizi hayal edin. Fişle birlikte size gelen kağıtta ödeyeceğiniz bedelin %5′i ve %10′unun ne olduğu yazıyor. Yapılan araştırmada bu hesaplamaları alanların almayanlara göre çok daha fazla ödediğini göstermiş. Ancak uygulamaları hala tartışılıyor. Benden söylemesi 

2) Kendinizi isminiz ile tanıtın: Houston’da bir Meksika restoranındaki deneyde kendi ismi ile tanıtan garsonlar tanıtmayanlara göre %20 daha fazla bahşiş almışlar.

3) Masaya ilk yaklaştığınız zaman hafifçe çömelin: Yine aynı restoranta yapılan deneyde masaya yaklaşan görevlilerin hafifçe çömelerek müşteriler ile belli bir uzaklıkta aynı seviyeye geldiğinde %20 daha fazla bahşiş aldıkları görülmüş.

4) Gülün: Sadece gülümsemek için değil, dişlerinizi de ortaya çıkaracak şekilde ağınızını biraz açarak gülün.

5) Masaya belli bir sıklıkta yaklaşın: Müşterinin herhangi bir isteği olmasa da masaya sadece kontrol için gözüyle yaklaşan garsonlar yaklaşmayanlara göre %5 daha fazla bahşiş almışlar.

6) Müşterilerinize dokunun : Müşterilere hesaplarını getirirken ya da veda ederken çok hafifçe ve 2 saniye kadar süren dokunmalarda garsonların %10 daha fazla bahşiş aldığı görülmüş.

7) Müşterilerinize nane şekeri gibi ekstra bir şey verin: Yine Philedelpiha’da bir restoranda yapılan araştırmada yemekten sonra nane şekeri verilen müşterilerin vermeyenlere göre %8 daha fazla bahşiş aldıkları görülmüş.

8 ) Müşterilerinizi övün: Çift olarak gelinen bir restoranda yapılan araştırmada, övülen çiftlerin övülmeyenlere göre %30 daha fazla bahşiş aldığı görülmüş. Buradaki övgü cümlelerinden bazıları; “bugün çok şıksınız”, “bir süredir sizi görmüyorduk geldiğinize çok sevindik”, “Hoşgeldiniz sizi yaptığınız rezervasyona yönlendirmede yardımcı olayım”, “hoşgeldiniz sizin için yapabileceğim başka bir şey var mı?”

9) Diğer ufak teknikler:

- Faturanın üzerine “teşekkürler” yazıp gülen surat koymak
- Yine faturanın üzerine Türk bayrağı, Türk motivleri ya da gülen bir insanın suratını koymak
- Bilinç altındaki endişeleri ortadan kaldıran cümleler kullanın: “Yarın hava çok güzel olacakmış” gibi.

Teknikler basit ve bedava ancak küçük olmalarına rağmen uygun şekilde uygulandıklarına çok önemli sonuçlar verebilirler. Ayrıca bunları sadece bahşiş için değil hizmet alan müşterilerin memnuniyetlerinin arttırılması içinde kullanılabilir.

Hızlı İş Bulmanın Yolları Nelerdir?

image

Özellikle son 20 yıl içerisinde yaşanan birçok ekonomik kriz ve değişen iş koşulları hem çalışanları hem de iş arayanları olumsuz etkilemiştir. Krizler sonucunda ilk akla gelen çözüm, çalışanlardan bazılarının işine son verme şeklinde olmuştur. Madalyonun bir yüzünde milyonlarca iş arayan insan, diğer yüzünde ise en az o kadar sayıda çalışan fakat mutsuz olan kişiler var. İşsizlik problemi ve işletmelerin mevcut ücret politikalarının çalışanları tatmin etmemesi probleminin sebebi hep “ekonomik krizler” olarak gösterildi. 2001 krizinden sonra Türkiye’deki işsizlik oranı %11 civarındaydı. 2002–2008 yılları arasında yılda ortalama %5 büyüme oranı gerçekleşirken,  işsizlik oranı 2008 itibariyle %10 civarına düştü. Bir düşünün; toplamda %35’lik bir büyüme sonucunda işsizlik sadece 1 puan düşebiliyor. O halde; işsizliğin, düşük ücretlerin ve mutsuz çalışanların sebebi sadece ekonomi veya ekonomik krizler değil.  Peki, sorun ne? Aslında cevabı basit:  Kendimizi gerektiği kadar tanımıyoruz.

Katıldığım eğitimlerde çoğu zaman “iş aramak iş bulma olasılığını düşürüyor” dediğimde katılımcılar pek hoş olmayan ifadeler ile bana bakıyorlar. Haksız da değiller. Herkes iş bulabilmek için müthiş bir yarış içerisinde; sertifika eğitimleri, lisansüstü programları, stajlar, kurslar gibi. Bütün bunların odaklandığı temel amaç daha hızlı iş bulmak. Ancak gerçekten daha hızlı iş bulmak için bu programlar geçerli mi yoksa aslında zaman kaybı mı?

Eğer sizi neyin mutlu ettiğini biliyorsanız bunlar zaman kaybı olmayabilir. Ancak bütün bunları sadece işverenin karşısına geçip : “ben bu kadar dil biliyorum, şuradan mezunum, şu sertifikaları aldım” şeklinde ifade edecekseniz yeni dünyada yerinizi bulmanız çok zor olabilir. Kendini tanıyan ve eksiklerine değil yetkinliklerine odaklanan bir birey : “sizin şirketinizin yaptığı ihracatın %90’ı Fransaya yapılıyormuş, bende lisans öğrenimim sırasında ticari yazışmalar üzerine odaklanmıştım. Hatta yanımda da bir örnek getirdim isterseniz bakabilirsiniz.” Şeklinde görüşmeye başlayacaktır. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, setifikaların, diplomaların sıralanması değil, işletmeye sağlayacağınız net faydadan bahsetmektir. Çünkü emin olun dışarda o faydalardan çok daha fazlasını yazabilecek bir sürü iş arayan insan vardır.

Peki neden iş aramak iş bulma olasılığını düşürüyor? Tam da bahsettiğimiz en önemli faktörün geriye doğru gitmesinden: yetkinlik. Bir insan nasıl iş arar? Genelde özgeçmişinizi şirketlere göndererek ve tanıdıklara sorarak iş ararsınız. Peki iş ararken sizi gerçekten mutlu eden ve iyi yaptığınız şeyi daha iyi yapmanızı sağlayan ne yaparsınız? Cevabı maalesef genelde hiç bir şey! Bu şekilde iş arayan arkadaşlar genellikle bütün eksiklerini tamamlamak için alabileceği her dalda sertifika ve kurs programı peşinde koşturur. Halbuki gerçek zaman kaybı budur.Eksiklerinize odaklanmayın onlar hep var. Bunun yerine iyi yaptığınız şeyleri daha iyi yapmaya çalışın.

İsterseniz daha kolay iş bulmak için tavsiyeleri birer madde olarak toparlayalım:

1)       İş aramak yerine kendinize şu soruyu sorun: Beni neden işe alsınlar?

2)       Kendinizin güçlü yönlerine odaklanın, sizi onlar bir yere getirecek ve eksikler her zaman varolacak.

3)       Mümkün olduğunca çok insanla sohbet edin. İş bulmanın yeni yolu insanların aklında kalmaktır. Örneğin kahve yapmayı çok iyi biliyorsanız ve bununla ilgili sürekli bir şeyler öğrenip insanlarla konuşup onlara iyi vakit geçiriyorsanız bu konuda bir iş bulma ya da kurma ihtimaliniz özgeçmiş ile başvurmaktan çok daha hızlı ve kolay olacaktır.

4)       Blog açın ve yazın. Sevdiğiniz ilgilendiğiniz bir konu hakkında ücretsiz sitelerden bir tanesinden(blogcu.com gibi) kendinize bir blog açın. Bir anda inanılmaz yazmayı beklemeyin ama kısa da olsa mutlaka yazın ve paylaşın. Gitgide araştırıp okudukça konuştukça çok daha iyi olacaksınız. Daha iyi yazılar çıkacak. İş bulma olasılığınız hem artacak hem de iş verenler sizi neden işe aldıklarını çok daha iyi bilecekler.