Aylık arşivler: Temmuz 2013

Sosyal Medya ve GeziPark’ı

image

Çok fazla değil 15 sene kadar öncesine gidebiliriz. İşten ya da okuldan eve gelirdik, televizyonu açardık önce sevdiğimiz dizileri izlerdik. Sonra özellikle yaşca daha büyük olanlarımız haber programlarını takip ederdi. O zamanlar özellikle realite şovların revaçta olduğu dönemdi. Haber programlarının anchormanleri özel haberler yaparak halkı bu anlamda bilgilendirirlerdi. Pazar sabahları kahvaltı ile birlikte gazetelerimizi açardık, herkes kendi ile ilgili köşeyi okurdu. Daha sonrasında aile ya da arkadaşlar arasında bize servis edilen haber ve görüntülerle kendi aramızda tartışmalar yapar gerekirse biraz daha derinleşerek komplo teorileri üretirdik. O zamanlar en önemli haber kaynaklarından bir tanesi TRT ve büyük gazetelerdi. TRT güvenilir ve tarafsız bir kaynak olarak gözüküyordu, sonuçta diğer özel televizyonların patronları ve siyasi duruşları olabiliyordu.

15 senede bir çok futuristi, sosyoloğu ve toplum bilimciyi şaşırtacak değişimler yaşadık. Artık pazar kahvaltılarını evde yapmıyoruz, elimizdeki mobil cihazlara bakmadığımız kullanmadığımız neredeyse bir an bile olmuyor. Internet artık artı bir hizmet değil, su gibi elektirik gibi bir hizmet halini aldı. Eskisine göre zihinlerimiz çok daha yoğun, çok daha fazla ürün alternatifimiz var. Alternatifler sadece ürünlerde değil, eş bulmamızda artık çok daha kolaylaştı. Büyükşehirlerde yaşayan nüfusun %5′i bir şekilde kitlesel medyada yerini almış buluyor. Bu 15 sene önce %0,02 lerdeydi. Her hangi bir konuda bilgi edinmek için artık birilerine soru sormuyoruz. Duygularımızı, düşüncelerimizi ve anlarımızı eskisine göre çok daha fazla tanıdığımız ile paylaşıyoruz.

Bu sosyolojik değişimin en büyük sebebi aslında internet değil, birbirimize bağlanma isteğimiz. Ben internetin bu isteğin bir sonucu olarak geliştiğini düşünüyorum. Son geldiğimiz noktada internetin bir ürünü olan sosyal medya da aslında kendimizi ifade etme isteğimiz sonucu ortaya çıktı. Sosyal medya denilince ilk başta akla gelen facebook ve twitter gibi platformlar sadece bu isteklerin bir aracı oluyor. Burada 15 sene öncesine göre geçirdiğimiz değişimin en büyük sebebi SOSYAL’ın medyadan büyük olduğunu anlama gerekliliğimizdir.

Sonra bir 31 mayıs gecesi uzun zamandır belki de sadece eğlence ve iletişim kurmak için kullandığımız sosyal medyaya birşeyler oldu. Hiç bir ana akım medyanın yayınlamadığı görüntüler inanılmaz bir hızla yayılmaya başladı. Tepkiler arttı. Başbakanın açıklaması beklendi. Başbakan bir gün sonra protestoculara “çapulcu” dedi ve ciddiye almadı. Tepkiler logaritmik olarak artarak artmaya başladı. Siyasiler açıklama yapmadıkça sokaktaki örgütlenmeler arttı. Genci, yaşlısı, öğrencisi, emeklisi, iş adamı herkes bu protestoya dahil oldu. Sosyal medyayı kullananlar işte o günden sonra aslında ana akım medyada haberlerin istenildiği gibi servis edildiğini anladılar. Bu sosyal medya kullanımını hem çok farklı bir boyuta taşıdı hem de inanılmaz düzeyde arttırdı.

Sosyal medya içerik gücünü bir kaç editörün hazırladığı servis edilmesi gereken haberlerden değil, bütünüyle kullanıcılarından alıyordu. Herkes bu sürece ya içerik üreterek ya da paylaşarak katkıda bulunmaya başladı. En önemli katkılardan bir tanesi gece olan bir olayı görebilmek için ertesi sabahki ya da 1 saat sonraki haberleri beklememize gerek yoktu. Anlık olarak videolar, fotolar ve yazılarla her şeyi bütün çıplaklığı ile görebiliyorduk. Tabi ki bu süreç anlık bilginin yanında kirli bilgiyi de(dezenformasyon) yanında getirdi. Ancak kullanıcıların buna da alışması uzun sürmedi. Sadece 1 hafta içinde herkes paylaştığı haberi doğrulamaya çalıştı.Geziparkı süreci sosyal medya sayesinde Türkiye’nin rönensansı oldu. TV dizileri izleyerek evden fazla çıkmayan, bilgisayarda oyun oynayan, etliğe sütlüğe karışmayan Y jenerasyonu; sokağa çıkmaya, tepkisini dile getirmeye, doğayı korumaya, forumlar yapıp fikir alışverişi yapmaya, müzik yapmaya ve organize olmaya başladı. Eğer bu 1980′lerde olsaydı sonuçları çok hazin olabilecek bir süreç, espriler ve zeka ürünü paylaşımlarla bezeli ama kendi ruhu olan bir harekete döndü. Bunun sebebi sosyal medyanın kolaylaştırdığı paylaşım kültürüydü.

Bundan sonrasında artık ana akım medya ve siyasetle ilgili çok radikal değişiklikler olacağını ön görebiliriz. Hem siyasiler, hem ana akım medya hemde büyük şirketler sosyal medyanın gücünün tahmin ettiklerinin çok üzerinde olduğunu gördüler. İnsanlar kendini ifade etmek istiyor ve kendileri ile aynı ifadeleri yapanlar ile çok hızlı bir şekilde örgütlenebiliyorlar. Türkiye’de tartışma platformları, özgürlük ve demokrasi anlayışı, yardımlaşma, doğayı koruma unsurları bambaşka bir seviyeye taşınacak. Bundan sonra sosyal medya da sadece gezi ile ilgili değil başka herhangi bir konudaki tepkiler sosyal medya da konu başlıkları ile(#) yayılacak ve tartışılacak. Türkiye’nin 20 yılda alamadığı düşünce özgürlüğü sürecini 30 günde alabilmiş olmasının yine en büyük aracı sosyal medyadır.

Sosyal medyanın bu konuda ne kadar etkili olduğunu istatistiklerle görmek mümkün. Sosyal medyada yapılan araştırmalara göre;

- TV den olayları ilk duyanların yaş ortalaması 40, buna karşılık sosyal medyadan duyanların ortalaması 26
- Ayrıca olayların ilk duyulduğu mecra %69 sosyal medya iken, sadece %7′si TV den oldu.
- Sadece 31 mayıs – 6 haziran tarihleri arasında 91,4 milyon tweet gönderildi.
- En çok tweet atılan konu başlığı direngezi oldu. Onu direnankara ve occupygezi izledi.
- En çok retweet yapılan ünlü Cem Yılmaz oldu.
- Bu arada halen geziparkı ile ilgili 1 dakika içinde yaklaşık 3000 tweet atılıyor.
- Bu olaylar sırasında 1 i polis 6 kişi hayatını kaybetti. Her kayıptan sonra kayıplarla ilgili atılan tweet sayısı dakikada 7000 lere ulaştı.
- Sadece geziparki olayları ile ilgili 2000′den fazla video yapıldı.
- Bu videolar 5 milyon kereden fazla seyredildi.
- 100 000 den fazla fotoğraf paylaşıldı.
- Olaylar sosyal medya sayesinde 20′den fazla ile yayıldı ve protestolar yapıldı.

Bu istatistiklere baktığımızda TV’nin ve klasik medyanın sosyal medya karşısında ne kadar etkisiz kaldığını çok rahatlıkla görebiliyoruz. Siyasi partilerin, büyük kurumların ve markaların artık sosyal medyayı çok daha fazla ciddiye alacağını söylemek yanlış olmaz. Televizyonun 20 yılda geldiği noktaya youtube gibi video kanallarının sadece 1 yılda geldiğini biliyoruz. Artık sosyal medya kullancıları servis edilen değil kendi tercihleri ve düşünceleri doğrultusunda videoları izliyor ve paylaşıyor. Burada televizyona üstünlük sağlayan nokta “paylaşmak” fonksiyonu olarak gözüküyor. Televizyonda böyle bir seçeneğin olmaması bilginin yayılmasını engelliyor. Buna bir de ana akım medyaya olan güvensizlik eklenince daha önce TV başından kalkmayan halk artık haberlerin çok önemli bir kısmını sosyal medyadan almaya başlıyor. Ayrıca 30 mayıs ile 31 mayıs arasında atılan tweet sayısı ve aktif paylaşım yapan kullanıcı sayılarının çok bariz bir şekilde 2 katından fazla arttığınıda gözlemledik.

Girişimciler İçin Basit Satış Önerileri

image

Girişimciliğin Türkiye’de özellikle son 5 yılda ciddi bir ivme kazanması üzerine, devlet ve ilgili kurumlarda bunu destekleyici birçok organizasyona imza atmaya başladılar. Artık girişimciler için bilgiye ulaşmak ve kaynak bulmak çok daha kolay hale geldi. Özellikle web teknolojilerinin tahminlerin çok ötesinde gelişmesi ve mobil cihazlarında işin içine girmesi ile normal hayatımızdaki birçok problemi yazılımlar vasıtası ile çözer olduk. Bugünlerde girişimciler tarafından getirilen yaratıcı fikirlerin %90’ını web ya da mobil projeleri oluşturuyor. Bundaki en önemli faktörler; hem bu tür yazılımların ulaşılabilirliğinin kolay olmasından dolayı çok büyük bir pazara hitap etmesi hem de maliyetlerinin son derece düşük olmasına rağmen yüksek getiri sağlayabilmesi diye düşünüyorum.
Bu projelerde, en yakın taksi durağının neresi olduğundan tutunda, yanınızdaki bütün fırsatları gösterebilen uygulamalara kadar geniş bir yelpaze var.

Hem web üzerinden iş modellerinde satışları daha arttıracak hem de diğer girişimler içinde fikir verecek bazı tavsiyelerimi paylaşmak istiyorum.

1) Kişiselleştirin: Satış mesajınızı verirken “biz” yerine “siz” kullanın. Mesela “Bunu öneriyoruz” yerine “Bunları da sevebilirsiniz”

2) Duygusallaştırın: Duygusal bağlantı kuran kelimeler oldukça etkilidir. Örneğin “istek” ve “ihtiyaç” kelimeleri oldukça etkilidir. “Pile ihtiyacınız var mı?” ya da “O kamera için bir çanta ister misiniz?”

3)Değerlerden bahsedin: İndirim ya da taksit gibi kampanyalarınız varsa bunları özelleştirin: “Özel indirim” veya “Büyük fırsatlar” gibi.

4)Aciliyet yaratın: İnsanları bir şeyi kaybetmek, olmayan bir şeyi kazanmaya göre çok daha fazla motive eder. Aciliyet bu kayıptan kaçınma psikolojisi için oldukça önemlidir. Aciliyet yaratan sözler kullanın. Örneğin: “Sınırlı sayıda stoklarımız var” ya da “Teklifimiz 10 Haziran’da sona eriyor” gibi.

5)Fırsat merdivenleri yaratın: Daha fazla satın almayı sağlamak için müşterilerinize özel hizmetlerin bazılarını belli satış rakamlarında ücretsiz verin. Örneğin 100 TL’lik alışverişn yapan herkese kargo bedava gibi. Böylelikle 90 TL’lik alışveriş yapan birinin siparişini 100 TL’ye tamamlama ihtimali artacaktır. Bunu biraz daha ileri götürüp 200 TL’lik alışveriş yapanlara 10 TL indirim kuponu da önerebilirsiniz. Böylece müşteri her basamak atladığında somut bir hediye aldığı için alışını arttırma ihtimali artacaktır.

6)Ürün desteleri sunun: Özellikle Amazon.com da oldukça başarılı uygulanan bir model. Müşterinin para ödediği sırada aldığı ürünle ilgili olan başka ürünlerinde tavsiye edilmesi. Mesela Iphone 4 alan bir müşteriye: “Bu cihazı alanlar aynı zamanda şu kabıda alıyorlar” gibi tavsiyelerde bulunulabilir. Ancak burada en dikkat edilecek şey, önerilen şeyin alınan şeyden çok daha düşük fiyatlı olması gereğidir.

Sosyal Ağlardaki Güvenliğiniz İçin Bir Kaç Öneri

image

1994-1995 yıllarında Türkiye’de ilk internet deneyiminin yaşandığı yıllarda BBS, IRC, MIRC gibi insanların birbiri ile bağlantı kurduğu platformlar vardı. Bu platformların en büyük özelliği kimsenin gerçek ismini, işini ve iletişim bilgilerini bilmeden sohbet etmesiydi. Hatta insanlar kimlikleri ortaya çıkacak diye bazen aşırıya kaçan tedbirler bile alabiliyorlardı. “Eros”, “Aşk tanrısı”, “çılgın çocuk”, “pembe kız” gibi bir çok takma isim sohbet odalarında birbiri ile konuşuyordu. Buradaki en önemli nokta bu sohbetlerin çoğu tanımadığımız insanlarla gerçekleşiyordu.

Daha sonraki gelişmeler o kadar hızlı ve beklenmez şekilde oldu ki; artık fotoğraflarımızı, bulunduğumuz yerleri, telefon numaramızı, ilişki durumumuzu ve anlık duygularımızı paylaşır duruma geldik. Burada ki gelişimde en önemli nokta artık tanıdığımız insanlarla bu paylaşımların bir zarar vermeyeceğini düşünmemiz oldu. Türkiye’deki facebook hesaplarında ortalama 300 arkadaş olduğunu düşünürsek; bu durumda şu soruyu sormak gerekiyor: Listenizdeki insanların kaçını GERÇEKTEN tanıyorsunuz?

Daha da önemlisi acaba kaç facebook, twitter ya da linkedin kullanıcısı “güvenlik ayarlarının” ne olduğunu biliyor?

Son günlerde hesaplarımızda sürekli gözükmeye başlayan, diş beyazlatıcılar, kilo kaybettiriciler, video izleme paylaşımlarından sonra büyük rahatsızlık yaratan güvenlik problemi sosyal ağlarda iyice ortaya çıktı. Sanırım bu konuda karşılıklığa izin vermeden bir kaç ufak ama önemli uyarı yapmak faydalı olabilir:

1) Foursquare kullanıyorsanız arkadaşınızın ve kendi evinizin check in ini yapmamaya özen gösterin. Daha çok kamu alanlarını check in yapmak için kullanın. Zaman içerisinde bu bilgiler eğer açık bir şekilde yayınlanırsa kendi kişisel güvenliğiniz tehlikeye atılabilir.

2) Facebookta kullanmadığınız veya 6 ayı geçmiş bütün uygulamaları silin: Facebooktaki gereksiz reklam trafiğinin en büyük sebebi kullanıcılarında haberlerinin olmadığı fal veya video uygulamaları. Bu uygulamalar geçen yıla kadar normal şekilde çalışırken onların aldığı izni kilo kaybettirici ve diş beyazlatıcı ürün satanlar kötü ve izinsiz şekilde kullanmaya başladı.

3) Arkadaşınız size sohbet sırasında birden bire fotoğraf ya da link gönderirse kendisine sormadan ve onun olduğuna emin olmadan linkleri açmayın.

4) Arkadaşlarınız tarafından gelen uygulama isteklerini engelleyin. Çok tanınmamış ise uygulamaları yüklemeyin.

5) Facebook duvarınızı çok yakın arkadaşlarınız dışında etiketlemeye ve yazmaya kapatın. Etiketleri ve yazılanları sadece sizin göreceğiniz şekle getirin. Böylece hoşunuza giden bir etiketi kendi kontrolünüzle paylaşma imkanınız da olacaktır.

6) Alkol kullandığınız sırada mümkünse paylaşım yapmayın.Yapılan paylaşımların daha sonra kişisel ve kurumsal ilişkilere zarar verdiği çoğu kez görülmüştür.

Şehir Ekosistemleri ve Girişimcilik

imageİstanbul’daki trafik sorununun, gelir dağılımı bozukluğunun ve aşırı rantçılığın sen büyük sebeplerinden bir tanesinin “X şehrinden bir şey olmaz ne varsa İstanbul’da” şeklindeki zihin yapısından kaynaklandığını düşünüyorum. İstanbul’un Türkiye’nin ve dünyanın en önemli ticaret ve finans merkezlerinden biri olduğu su götürmez bir gerçektir. Ancak diğer şehirlerin kendi ekosistemlerini oluşturmalarının hem Türkiye’ye hem de İstanbul’a büyük faydaları olacaktır. Peki genelde çevrecilerin kullandığı bu ekosistem kelimesinin girişimcilikte işi ne?

Belirli bir alanda bulunan canlılar ile bunları saran cansız çevrelerinin karşılıklı ilişkileri ile meydana gelen ve süreklilik arz eden ekolojik sistemlere ekosistem denir. Buradaki süreklilik aslında kendi yaptıkları ile kendini besleyen sistem anlamında kullanılmıştır. Her şehirde yeni ve karlı iş alanları ve iş fikirleri desteklenirse o zaman o şehrin bir süre sonra ekosistemi kendi kendini büyütüp destekleyecek duruma gelecektir. Ekstra olarak bir desteğe ihtiyaç duymayacaktır.

Bunu okuldan mezun olan başarılı öğrencilerin, hala okumakta olanlara yardım edip onların başarılarını arttırıp bu sürecin böyle katlanarak devam etmesine benzetebiliriz. Aynen okuldaki mezunlar gibi her şehir kendi güçlü alanında katma değer yarattığında ve etkileşim sağladığında ekosistemini oluşturmuş olacaktır.

Ekosistemi kurmaya odaklanan ve şehirciliği ön plana çıkaran imece usulü bu yaklaşım, şehirleri sevenler ve kalmak isteyenlerle birlikte kaldıraç etkisiyle büyüyecektir.

Buradaki en önemli nokta şehirdeki ekosistem oluşumunda herkesin belediyelerden, siyasilerden ve kamu kurumlarından büyük beklentileri olmasıdır. Bu doğru bir zihin yapısı değildir. Anlamı yaratan ve işleri başlatan kurumlar değildir şehirde kalmak isteyen ve şehri seven insanlardır. Bu insanların yaptıkları kurumların kendilerini harekete geçirir. Bu yüzden Anadolu’daki şehirlerde herşeyi belediye yapsın, siyasiler yapsın zihin yapısını bir kenara bırakıp küçük de olsa organizasyon yapmak, şehrin ileri gelenleri ile konuşmak, bilinçlendirmek ve ufak ya da büyük başarı hikayelerini yaymak çok önemlidir.

Her şehir kendi iyi olduğu alanda aşağıdan yukarı doğru bu hareketi desteklerse Türkiye’de trafikte, gelir dağılımında ve aşırı rantçılık da çözümler kendiliğinden gelecektir.

Uzun lafın kısası: Şehriniz için belediyeden, kamu kurumlarından bir şey beklemek yerine, insanlarla etkileşime geçin, iş yapın, inanın. Bir süre sonra ulaştığınız noktaya sizde şaşırabilirsiniz.

Girişimciler Devlet Desteği İstediklerinde ya da Yatırımcılara Başvurduklarında Neleri Yapmamalı?

image

10 yıl içinde çalışanların önemli bir kısmı artık kendi işini kurmaya başlayacağını düşünüyorum. Bu şimdilik büyük bir hayal gibi gelebilir ama dünyanın son 30 yıldaki değişimi inanılmaz ve baş döndürücü bir hızla ilerliyor. Ortalama yaşam süresinin artması ve ekonomik özgürlük, insanların daha fazla kariyer tercihi ile baş başa bırakıyor. Eskiden çok az ve kısıtlı iş koluna ancak çalışan olarak girerek yıllarınızı geçirdikten sonra bir iş sahibi olabilecek iken, şimdilerde yeni mezun ve yetenekli bir öğrenci hemen kendi firmasını kurabiliyor. Yani yıllardır süre gelen gelir dağılımı problemini girişimcilik ortadan kaldırabilecek gibi gözüküyor.

Emimin ki nasıl girişimci olunur ve bunun gibi bir çok makale, yazı ve kitap okumuşsunuzdur. Ancak bundan daha önemli olan girişimci olmaya karar veren insanın doğru adımları atarak girişimine destek bulmasıdır. Destek Türkiye’de sadece para olarak düşünülse de aslında akıl hocalığı, yönlendirme ve bilgilendirme paradan çok daha önemlidir. Devlet kurumları ve özellikle de yatırımcılardan destek isterken neleri yapmamalısınız? Kısaca bir göz atalım:

1) Proje ile ilgili açıklamalarınızı çekici bir şekilde yapmaya çalışın:Örneğin: “İnsansız bir hava aracı CO2 gazı taşıyarak istenilen yerlerde yagına müdahele edecek” YERİNE “Yangına çok daha hızlı müdahele etmeyi kolaylaştıracak vr yangındaki kayıpları azaltacak bir araç” daha çekici bir başlık ya da açıklama olacaktır.

2) Yatırımcılara gönderdiğiniz maillerde hemen sunum eklemeyin:Sunumdan daha önemli olan şey dikkat çekmektir. Sadece ekteki sunumu gönderiyorum şeklinde bir mail gönderirseniz bu çok soğuk bir yaklaşım olacaktır. Attığınız mailde en fazla 100 kelime de çekici bir şekilde projenizi açıklayın. Daha sonrasında ilgilenilirse sunumunuzu gönderebilirsinz.

3) Patent ya da isim hakkı demek değerli bir şey demek değildir:Özellikle Türkiye’de patent, faydalı model ya da isim hakkı alan bir çok kişi, çok para kazancakları ya da çok eşsiz bir şey ürettiklerini düşünür. Tabiki fikirlerin ve projelerin korunması çok önemlidir. Ancak patent demek anlam demek olmayabilir. Bunun yerine pazarınızın kim olduğunu daha iyi tanımak ve çözdüğünüz problem ile ilgili yetkinlik sahibi olduğunuzu göstermek daha önemlidir.

4) Gerçekçi olmayan açıklamalardan kaçının: “Bu ürünün pazarı çok büyük milyonlarca dolar” – “pazarımız zaten bütün Türkiye” gibi herhangi bir referanstan çok kişinin iç güdülerine dayanan açıklamalardan kaçınmalısınız. Bunun yerine elinizde bir yerden araştırmaya ve referansa dayalı bilgi bulunması ve bunun üzerine konuşmanız daha doğrudur. Yanlış referans vermek yerine motivasyonunuz ile ilgili iyi bir intiba bırakmak daha önemlidir.

5) Harika bir akademik geçmiş iyidir ama ürünüzünü nasıl satacağınızı bilmeniz daha da iyidir: Bir çok girişimci sunumunda, master, doktora ve bunun gibi çok iyi derecelerden bahsediliyor. Eğer ürettiğiniz ürün konusunda yetkinliğiniz akademik altyapınızdan geliyorsa bunu belirtmek yatırımcılar için harikadır. Ancak belirttiğiniz şeyler sadece not ortalamalarınız ve aldığınız dersler ise bu çok fazla bir şey ifade etmeyebilir.

6) Finansal raporlarda en önemli olan figürler satış tahminleridir:Bir çok girişimci iş planı sunduğu zaman finansal kısımları için şu soruyu sorarım: “Buradaki en önemli figürler hangileridir?” biraz affalayarak genellikle oldukça karışık formüllere dayanan tablolar, rasyolar ve grafikler olduğunu söylerler. Aslında bütün finansal analiz büyük oranda girişimcinin henüz gerçekleşmemiş satış projeksiyonlarına dayanır. Geri kalan rasyonlar, formüller ve grafikler zaten yazılım tarafından rahatlıkla yapılabilir.

Kısaca toplamak gerekirse; yatırımcıların ve devlet kurumlarının iyi olmasını istediği en önemli şeyler:

- Pazarı iyi bilmesi ve araştırmasını iyi yapmış olması

- Ürün ya da hizmet ile ilgili yetkinliğinin yeterli olması

- Ekip motivasyonunun sürdürülebilir olması ve yüksek adanmışlık

Sadece Girişimcilik Yetmez, Lider Girişimci Olun

image

Girişimci ile ilgili bir çok tanım ve sıfat vardır. Ancak Princeton Üniversitesinin basit tanımını sanırım hepsini içeriyor: Girişimci,ticari bir iş kurup onun riskini alan kişidir. Bunu girişimcinin olması gereken özelliklerini ekleyerek genişlebilirsiniz; tutkulu, yenilikçi, dürüst vs. Sonuçta her tanımın içinde mutlaka bir “risk alma” durumu bulunuyor. Görevimden dolayı fikrini işe çevirmek isteyen bir çok girişimci ile konuşuyorum, fikirlerini değerlendiriyorum. Onlarca fikir sahibi ile görüştükten ve başarı hikayeleri gibi başarısızlık hikayelerinide dinledikten sonra girişimcide olması gereken en önemli özelliğin liderlik olduğuna karar verdim.

Liderlik kavramı Türkiye’de ağırlıkla siyasi parti liderleri ile bağdaştırılır. Yapılan başka bir hata ise liderin mutlaka bir organizasyonun başındaki insan olması gerektiğidir. Bu son derece yanlış bir görüştür. Stephen Covey lider için: “Bütün zor koşullara göğüs gererek en yüksek ağaca tırmanıp tepeden:”yanlış ormandayız!” diye bağıran kişi olarak bahsetmiştir. Burada ağacın tepesi “örgütün tepesi” olarak düşünülmemelidir.

Eğer lideri sadece bir örgütün başındaki insanlar olarak tanımlarsanız o zaman o örgütte potansiyel olan diğer liderleri göz ardı etmiş olursunuz. Zaten Türkiye’de liderler, “el sallayan”, örgütünü ya da insanları selamlayan, onlara sarılan ve güzel konuşan birileri olarak görülmektedir. Aslına bakarsanız bir liderin kendi pazarlamasını yapacağına, araştırmaya ve insanların ilgilerini çekecek şeyleri öğrenmeye zaman harcaması gerekir. Yani dinleme “el sallamalardan” önce gelmektedir. İşte ben bunu girişimciler ile bağdaştırdığımda anlam yaratmak olarak algılıyorum. Bir çok girişimcinin temel odağı hızlı bir şekilde para kazanmak ve yatırımını karşılamak iken lider girişimcinin temel amacı anlam yaratmaktır. Çünkü lider girişimci bilir ki “para anlam yaratmaz, anlam para yaratır”. Buradaki “para” yı sadece elinizle dokunabileceğiniz ya da banka hesabınızda göreceğiniz kağıtlar gibi düşünmeyin. Buradaki para “kazanç”tır. Kazanç farklı fırsatları görmek, değişik ve faydalı insanlarla tanışmak, iyi vakit geçirmek, kısaca; daha iyi bir hayat yaşamaktır. Bir kere düşünce yapısının odağını paradan alan girişimci anlama odaklanırsa çok daha büyük kazançlar elde edebilir.

Bir çok lider olmayan girişimci, girişimlerini kendileri üstlenmeye çalışmaktadır. Dolayısı ile onlar olmadığında girişimleride sona ermektedir. Halbuki Ralph Nader : “Liderin işi takipçi yaratmak değil daha çok lider yaratmaktır” der. Daha önce de söylediğim gibi aslında olay birilerini yönetmek ya da birilerinin üzerinde olmak değildir. Lider girişimci paylaşımcıdır, fikir alır, insanların verdiği fikirleri hayata geçirerek yeni girişimciler ve yeni liderler yaratır.

“İyi liderler bir şeyi başarmak için vardır, biri olmak için değil” diyor Phil Dourado. Lider girişimcilik için yine oldukça önemli bir söz. Çünkü liderler “ben lider olacağım” diye yola çıkmaz. Açık net ve herkesi arkasından sürükleyecek bir hedefi vardır. Martin Luther King’in ünlü “benim bir hayalim var” konuşmasını çeyrek milyon kişi temmuz sıcağında izledi, bunun sebebi onun herkese ulaşması ve çağırması değildi(o zamanlar sosyal medya ve internet olmadığını da hatırlatırım), bunun sebebi King’in bir şeyi gerçekleştirmek isteğiydi. Irk ayrımı olmadan insanların barış içerisinde olmasını istiyordu ve bu o dönem peşinden koşmaya değer bir amaçtı. Lider girişimcide yine “nakit akışı arttırmak” yerine uğruna değecek bir şey yapmalı. Kısaca dünyayı daha güzel bir yer yapmak için uğraşmalıdır.

Yine özellikle Türkiye’de girişimciliğin, bir ofis, bilgisayar, faks makinesi ve bir kaç eleman olduğununu düşünen kişi sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Jack Welch General Electric’deki yöneticiler için; “İşiniz, herkese dokunmak ve ruhlarının içinde olmaktır, ofisinizde olduğunuz her an işe yaramazsınız” demiştir. Burada Welch yöneticilerin liderlik yönünü vurgulamaya çalışmıştır. Lider girişimcide sadece evinde veya ofisinde oturarak kazanç sağlayacağını düşünmemelidir. Bol bol insanla konuşup onları iyi dinlemelidir.

Son olarak liderler hikayeleri ile ünlüdür. Phil Dourado, büyük liderlerin 3 hikaye anlattığını söyler:

1. Kendileri hakkında harekete geçirici bir hikaye anlatırlar; kimler, nereden geliyorlar, ne için oradalar ve ne bekliyorlar?
2. Örgütleri için harekete geçirici bir hikaye anlatırlar; misyonu ve amacı, neden çalışmak için harika bir yer olduğu ve neden buraya yatırım yapılabileceği.
3. Hikayeleri ile insanların günlük hayatta önemli buldukları şeyleri farketmelerini sağlarlar. Bununla ilgili ABD Başkanı Kennedy’nin NASA ziyareti örnek verilir. Kennedy ziyareti sırasında elinde süpürge ile duran bir adama “Peki sen burada ne yapıyorsun?” diye sorar, temizlikçi ona “Aya adam gönderilmesine yardımcı oluyorum efendim” diye cevap verir. Temizlikçi örgütteki yerini net bir şekilde biliyordu. Kennedy’nin “aya adam götürüp sağ sağlim geri getireceğiz” amacını kendi işi içerisinde çok net anlamıştı.

Lider girişimcilerde bu 3 hikayeden bahsedebilirler. Dolayısıyla yaşadıkları her başarı ve başarısızlığın tadını çıkaran lider girişimci bunu örgütündeki herkese etkili bir şekilde hikaye ile aktaracak ve işinin uzunca bir süre devam etmesini sağlayacaktır.

Yaşamınızı Daha İyi Hale Getirmenizi Ne Engelliyor?

image

Bunun cevabı basit ve bilinir: SİZ.

Ancak bunu okuyanların ya da hissedenlerin %99′u bu cevabın verileceğini biliyor. Bu cevap hiçbirimiz için bir şey ifade etmiyor. Bizi harekete geçirmiyor. Tam tersi daha belirsiz bir sonuçla karşılaştığımız için bununla ilgili ileri gitmemizi de zorlaşıyor. Olayı mümkün olduğunca basitleştirmek için soru cevap şeklinde gidebiliriz.

Soru 1) İnsanlar neden acı çekiyor? Yalnızlık hissediyor? Savaşıyor ve çatışıyor? ve Ölümden korkuyor?

Cevap: İnsanlar;

- Kendilerini, diğer insanlardan, dünyadan ve evrenden soyut ayrı varlıklar olarak görüyorlar

- Her şeyin olduğu gibi zaten mükemmel olduğunu kabul etmiyorlar, olan şeyleri iyi ya da kötü olarak etiketliyorlar ve yargılıyorlar

- Kendi yaşadıkları deneyimlerin sorumluluğunu almaktan kaçınıyorlar.

Soru 2) Neden kendini ayrı görmek insanlarda kaygı yaratır?

Cevap: Çünkü bir şeyi ne zaman kendimizden ayrı görürsek o şeyi bize o kadar yabancılaşır ve tehdit haline gelmeye başlar.  O zaman daha çok ülkelerimiz, daha çok sınırlarımız, daha çok elde etme dürtümüz olur. Bunları elde etmeye çalışmak ve elde etmek duygusu, bunları kaybetme korkusunu beraberinde getirir. Kaybetme korkusu daha fazlasına sahip olma arzusunu ateşler. Bu kısır döngü bu şekilde devam eder.

Soru 3) Kendimizi herşeyden ayrı görmemizin oluşturduğu olumsuz duygular neye yol açıyor?

Cevap: Korku, kızgınlık, sinirlenme, suçluluk, depresyon, üzüntü vb olumsuz duygular bizi her şeyden ayrı tutan EGO muzun ve arzularımızın eseridir.

Soru 4) Demek istediğiniz günlük hayat içerisinde kızdığımız şeylerin aslında sebeplerinin başka yerlere mi dayandığı oluyor?

Cevap: Evet. Hatırlanması gereken en önemli nokta o an kızdığınız ya da olumsuz hissettiğiniz şeylerin aslında bu duyguların sebebi olmadığıdır. Bu duyguların sebebi farkına varmadığınız arzularınıza ve kendinizi herşeyden ve herkesten ayrı gören EGOnuza borçlusunuz.

Soru 5) Lütfen daha açık bir şekilde günlük hayatımızda neler yaparak bu hale geldiğimiz üzerine bir kaç örnek verir misiniz?

Cevap: İnsanın kendine oluşturduğu EGO duvarının savunma mekanizmalarını şöyle sayabiliriz:

- Rol yapma: Yasak olan arzularınızın ifadesini yok ederek kaygılarınızı azaltmak. (Örnek:Sevmediğiniz bir iş arkadaşınıza karşı ifadesiz ya da istemediğiniz gibi davranmak)

- Telafi etme: Kendinize kızgın olduğunuz ya da zayıf olduğunuz bir alandan dikkatinizi dağıtmak için bir şeye aşırı saygı duyma ya da güçlü olduğunuz alanı aşırı şekilde üstünde durma. (Örnek: Taciz ile suçlanan birinin dürüstçe vergi ödediğini ve topluma hizmet ettiğini söylemesi.)

- Gerçeğin inkarı: Gerçek olan sıkıcı durumdan kurtulmak için hobilere, işe veya spora aşırı zaman harcamak.

- Yer değiştirme: Duygularınızı onların sebebi olan kişi ya da objeler yerine daha az riskli olan başka kişilere ve objelere yöneltmek ve onların üzerinde duygusal olarak deşarj olmak.(Örnek: Sizi sinirlendiren patronunuza vereceğiniz tepkiyi kayıp etme riskiniz daha düşük olan eşinize ya da yakın arkadaşınıza yapmanız)

- Duygusal yalıtım: Acı çekmemek için her türlü duygusal etkileşimden kaçınmak

- Fantezi:  Kızgınlığınızın yarattığı arzuları memnun etmek için onların gerçekleştiği üzerine hayal kurmak. (Örnek: “Bir gün hepsinin üstünde olacağım”,  ”Her şeyi başaracağım”, “Benim çok param olacak” düşünceleri.

- Bastırma: Acı ve tehlikeli düşünceleri bilincin dışında tutma.

- Tasfiye: Sosyal olarak kabul görmüş davranışları arzularınızı tatmin etmek için kullanmak.

- Sempati yaratma: Diğerlerinin sempatisini kazanarak arzularınızı yastık altı etmek.

Kim Suçlu – Kim Haklı(KSKH) Doğru Bir Yaklaşım mı?

image

Çatışmalar herhalde insanların birlikte yaşadıkları zamanlardan beri varolmuştur. Çatışma sırasında klasik anlayış iki tarafın olduğunu söyler. Bu iki taraf basitçe birbirilerine kendi düşüncelerini kabul ettirmeye çalışırlar. Bu iki şekilde olabilir(ikisi aynı anda da olabilir)

1) Kendi düşüncesinin doğru olduğunu ispatlamak
2) Karşısındakinin düşüncesini çürütmek(düşüncesinin yanlış olduğuna inandırmak)

Dolayısıyla eğer bir taraf 1. maddeyi yerine getirirse “haklı” durumuna geçecek, 2. maddeyi yerine getirirse “suçluyu belirlemiş” olacaktır. Ancak sorun şu ki bir çatışma sırasında her iki tarafta bu 2 maddeyi sağlamaya çalışmaktadır. Bu da çatışmayı bir kısır döngüye çevirir. Bu kısır döngü çatışmanın büyümesini ve çatışmayı çıkaran “öz”ün unutularak başka konularında devreye girmesini sağlamaktadır. Bunu hayatımızın her alanında sık sık görebiliriz.

- Aile içi çatışmada kuşak farkından kaynaklanan çatışmalarda,
- Kurum içi ast-üst çatışmalarında,
- Arkadaşlarla olan çatışmalarda
- Eşler arası çatışmalarda.

Bu çatışmaların hepsinin ortak noktası :”Kim suçlu? Kim haklı?” ekseninde devam etmesidir. Çatışma süresince sürekli olarak bu soruların cevabı bulunmaya çalışılır. Ancak bu bilimsel bir tartışma olmadığı ve herkesin kendi görüşünü savunduğu bir platform olduğu için bu yaklaşımın 2 taraf içinde olumlu bir sonucu olmayacaktır. Bu yaklaşımla ortaya çıkabilecek çözümler şöyle olabilir:

- Bir taraf ZORUNLU olarak diğer tarafın çözümünü kabul eder.
- İki taraf birbirine ya da bir taraf bir tarafa psikolojik ya da fiziksel hasar yaratır. (kavga)
- Her iki tarafta sadece bildiğini yapar ortak nokta bulun(a)maz.

Kim suçlu – Kim haklı(KSKH) yaklaşımının işe yaramamasının sebebi bir çatışmada sadece 2 taraf olduğunu varsaymasıdır. Ama gerçekte bir çatışmada ortada ille de 2 taraf olması gerekmez. Hatta 3. bir tarafın olması çatışmanın çözülmesi ve yönetilmesi açısından çok büyük önem taşıyabilir.
Tarafsız olan ve iki tarafıda anlayabilecek bir 3. kişi çatışma için büyük önem arzeder. Böylece çatışan 2 tarafın tabiri caizse “balkona” çıkmasını sağlayabilir.

KSKH yaklaşımı aynı zamanda olayın çözmünden çok bir kişilik ispatı olmaktan öteye gidemez. Çoğu insan bundan kendini alamaz. Karşısının yaklaşımını kısmen kabul etmek bile sanki alttan alıp kendi haksızlığını ortaya çıkarmış gibi gelebilir. Bu durumda bulunan kişi kendi haksız olduğunu bilse bile sürekli olarak savunma mekanizması açık olacaktır. Bu da aslında tartışmanın varması gereken çözüme ulaşılmasını imkansız kılacaktır.

Bu yüzden çatışma sırasında cevaplanması gereken bazı GENEL sorular vardır: ( tabiki tartışmanın yapısına göre bir çok soru sorulabilir ancak bunlar genelde bir çok tartışmanın tabanını oluşturmaktadır)

- Çatışmanın TAM olarak kaynağı(özü) nedir? (tartışma nereden çıkmıştı?)
- Her iki tarafta; ne olsa kendini daha iyi hissederdi?
- Bunun olmamasının önündeki engeller nelerdir?
- Bu engellerden hangileri kontrol altında hangileri değil?
- Çatışma konusu ile ilgili çatışmanın gidişatını değiştirecek gelecekte beklenen bir durum var mı?
- Çatışmayı azaltacak ya da çözbilecek olan 2 tarafında kabul edebileceği 3. Bir kişi ya da kurum var mı?
- Çatışma konusu daha ileri bir tarihte konuşulsa bu çatışmayı olumlu yönde etkiler mi?
Bu soruların cevapları elbetteki çatışmanın bir anda sona ermesini sağlamaz. Ancak en azından çatışmanın daha verimli bir şekilde kavgaya dönmeden yönetilebilmesini sağlayabilir.

Teknoloji Hastalığı Neler Yaratıyor?

image

Yukarıda ki görüntüye her büyük teknoloji marketi açılışında rastlıyoruz. B1unun dışında kredi kartlarının yaptığı kampanyalarda cep telefonuna gelen mesajlar üzerine binlerce insan marketlerde saatlerce süren bir maratona giriyor. Üç büyük şehirde yapılan büyük promosyonlar dışında Anadolu’da da oldukça talep gören bu indirimlere olan yoğun ilgi teknoloji konusunda hastalık derecesine varan psikolojimizin bir göstergesi mi?

Yoksa Türkiye’de teknoloji kullanımı bilinçli düzeyde arttı da bizim mi haberimiz yok?

İki sorunun cevabı da evet gibi gözükmüyor.

Öncellikle Türkiye’de örgütlenmemiş bir teknoloji mafyası olduğunu söylemek sanırım çok yanlış olmaz. İrili ufaklı bir çok bilgisayar firması bu kuyruklarda ki en büyük sebep olarak gözüküyor. Çünkü kuyruklarda tahmin ettiğiniz gibi “son kullanıcı” olan vatandaş değil, bilgisayar firmasının kişi başına 5 ürün alacak 20 arkadaşı bulunuyor. Hepsinin hedefi belli; sen TV setlerine bak, sen dizüstülerden şunlara bak, sen akıllı telefonları al. Teknoloji mafyalığı özellikle aşırı talep gören iphone gibi ürünlerde küçük esnafı da aşarak daha büyük işletmelere de “çaktırmadan” sıçrıyor. Özellikle GSM şirketleri için oldukça güzel bir gelir kapısı açılmış oluyor. Toplu olarak gelişi üzerine konuşma ücretleri de bir güzel konarak rahat bir şekilde satış gerçekleştiriliyor. Burada ki akılcılaştırma çok basit: “Nasıl olsa aylık 80 TL veriyorum üzerine bir 90 TL versem ne olacak ki?” GSM şirketleri duyurularında bu telefonları kontratsız da satıldığını söylese de o şekilde almak istediğinizde nedense sizi bir listeye yazıyorlar ve sıra gelmiyor. Bunun sebebi bayinin sizi 2 yıl bağlayacak bir kontrat ile GSM şirketinden çok daha fazla prim almasıdır. Kısaca Türkiye’ye ithal edilen ve cari açıkta büyük rol oynayan teknolojinin asıl ilk sebebi bu küçük ve büyük teknoloji mafyaları oluyor.

Diğer bir soru da Türkiye’de teknoloji bilinçli kullanılıyor mu olmuştu. Bunun da cevabı maalesef olumsuz. Alırken sürekli olarak daha iyisi olsun diye düşündüğümüz teknolojik özelliklerin(hafıza, kamera, uygulamalar, işlemci vs..) en fazla % ini kullanıyoruz. Bu da aslında ödediğimiz bedelin u ini kullanmadığımız özelliklere gittiğini gösteriyor.

Kısaca özetlemek gerekirse;

1) Dünyada en pahalı teknolojiyi kullanan Türkiye’de fiyatların çıkmasının sebeplerinden bir tanesi teknoloji mafyaları

2) Vatandaş teknoloji kullanımı konusunda hevesli ama satın aldığı şey aslında kullandıkları değil kullanabilecekleri, bu bir nevi savaş çıkacak diye şeker stoklamaya benziyor.

Günlük Hayatınızda Kullandığınız Bazı Cümleler ve Muhtemel Bilinçaltı Anlamları

image

Metafor kelimesi Türkçe’ye benzeştirme olarak  çevrilmiş. Aslında bu kelime bundan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir çok durumu anlatmak için herkese aynı duyguyu yaşatacak, düşündüğünde aklına aynı görseli getirecek bazı akılda kalıcı benzetmelere ihtiyaç vardır. Örneğin finans dünyasında “su” metaforu çok kullanılır. Şirket “battı”, “çıktı”, varlıklarımız çok “likit” gibi. Bunun dışında günlük hayatımızda da farkında olmadan bu metaforları çok sık kullanırız:

- “Köpekler” gibi koştuk

- “Melek” gibi bir insan

- “Şeker” gibi biri vs

Burada tırnak içindeki kelimeler olayı beynimizde daha rahat betimleyebilmemiz için kullanılıyor.

Direkt olarak bunlar gibi olmasa da yine günlük hayatımızda bazı cümleleri aslında kafamızda daha rahat betimleyebilmek için kullandığımızı düşünüyorum. Ancak bu tür düşünceler faydadan çok zarar sağlayabiliyor. Bunları çok sık kullandığınızda bazı sorular sorarak kendinizi daha iyi hissedebileceğinizi düşünüyorum. Buna bazı örnekler verebilirim:

- “Sevdim sevilmedim, seveni sevemedim” - Anlamı: “Benimle birileri ilgilendiği zaman kendimi daha değerli görüyorum, buna o kadar bağımlı duruma geldim ki, biri benimle yeterince ilgilenmediğinde ona kendi değerimi ispatlamak için onu sevdiğimi zannediyorum”

Muhtemel çözüm : Sizin değerinizi büyük oranda siz belirlersiniz. Kendinizi iyi yönünüzle, kötü yönünüzle kabul edin. Dış olaylarla kendi değerinizi sürekli olarak kıyaslamayın.

- “Kalbine söz geçiremezsin” – Anlamı: “Kontrolün altında olmadığını düşündüğün halbuki sadece öz imajın ile çatışan bir bazı duyguların var. O yüzden bu duygularının atfını kendinden başka bir yere yönlendirmeye çalışıyorsun. Yani öz imajla çatışan duyguları ve dışarı yansıyan durumu bir anlamda rasyonelleştiriyorsun(akılcı hale getiriyorsun)

Muhtemel çözüm: Kalp organ olarak sadece kan pompalar. Duygusal çelişkileriniz veya çatışmalar olduğunda bunun düşünceleriniz ile ilgili olduğunu bilmelisiniz. Şu sorulara cevaplar arayabilirsiniz: Sizi motive eden ve gerçekten istediğiniz bir durum neden imajınız ile çatışıyor? İçinizden geleni yapsanız ne gibi sorunlar olacak? Bu sorunlar sizin hayata devam etmenizi engelliyor mu? Bunların üstesinden gelinebilir mi?

- “Hayat beni yoruyor” - Anlamı : “Her şeyi kontrol altına almaya çalışıyorum; Sevgilimi, eşimi, dostumu… Hepsi benim kafamda kurduğum dünyaya göre hareket etmeli, kontrol edemediğim bir şey olursa bundan çok rahatsız oluyorum. Tam çevremdeki değişime ayak uydururken sonra her şey birden yine değişiyor alt üst oluyor”

Muhtemel çözüm: Dünya üzerinde hiç bir canlı, çevresindeki her değişkeni kontrol edemez. Ancak planlama yapabilir, kendine yine kendiyle ilgili olan bütün bağlantısı kendine olan bir amaç edinebilir, hayatına böyle anlam katabilir. Suya girmeden ve soğuk olduğunu görmeden ne şekilde suya gireceğinizi asla bilemezsiniz. Bu yüzden deneyin-yanılın ve ÖĞRENİN. En büyük probleminiz bu DENEMEK İSTEMEMEK.