İşiniz İçin Üretken Bir Ortamı Nasıl Oluşturursunuz?

images
Bundan sadece 10 yıl öncesine göre bile elimizde çok fazla teknoloji olmasına, bu kadar hızlı teknolojik gelişime ve bu kadar kolay ona ulaşmamıza rağmen daha çok kendimize zaman ayıracağımıza daha az ayırmaya başladık. Bunun hem teknik, hem sosyolojik hem de psikolojik bir çok açıklaması olabilir. İşlerinizi muhtemelen çoğu zaman yetiştirmekte zorlanıyorsunuz.
Ben de bu yazıyı yazarken yetiştirmem gereken 2 raporu nasıl en etkili şekilde bitireceğimi düşünüyorum. Bu kadar iş yükü altında doğal olarak verimli çalışmak, verimli bir çalışma ortamında olmak ve yaptığınız şeylerden keyif alarak çalışmak en önemli isteklerimizden bir tanesi olmaya başladı. Öncellikle “Verimli Bir Ortam” ın tanımını yapmak istiyorum: İşlerinizi halletmek ve hayatın keyfini çıkarmak için kendi isteğinizle yarattığınız düzene verimli ortam diyebiliriz. Sizin çevreniz sadece bir ofis ve bir masa olmak zorunda değil. Bu çevre bir mutfak, bir oda ya da dijital bir ortamda olabilir. Burada karışıklık olmaması için önemli bir noktayı açıklamam gerekiyor; Üretken ya da verimli bir çevre demek, temiz, üstü toplanmış ve herşeyin düzenli olduğu bir yer anlamına gelmiyor. İşlerinizi halletmek, ihtiyacınız olan şeyi ihtiyacınız olan zamanda kullanmak anlamına geliyor.
Bunu daha iyi anlamak için bir kaç örnek verebiliriz. Vergi kayıtlarınızı bitirmek için eğer vergi içerin fişlerinizi ve faturalarınızı bulamıyorsanız bu işi halletmeniz çok zor olur. Raporunuzda yazacağınız verilerin yerini bilmiyorsanız ya da buna hızlı ulaşamıyorsanız raporunuzu bitirmenizde oldukça zor olacaktır. Gördüğünüz gibi aslında işin özünde temiz ve düzenli bir ofiste olmak yatmıyor. Üniversite yıllarım boyunca üretkenlik ya da verimlilik hep bir mühendislik alanının işi gibi anlatıldı. Ancak geldiğim noktada aslında üretkenliğin bir bilimden çok bir sanat olduğunu anlamaya başladım. Çünkü üretkenliğin temelinde yatan sizin kendi alanınızı nasıl tasarladığınız ve kendinizi nasıl mutlu hissettiğiniz ile alakalıdır. Hayatınızın bir bölümünün organize olup olmadığını anlamak için basitçe şu 4 soruyu kendinize sorabilirsiniz:
1) İşe yarıyor mu? Çalışıyor mu?
2) Çalıştığı şekilden memnun musunuz?
3) Sevdiğiniz veya sizin için önemli olan insanlar için işe yarıyor mu?
4) Hızlı bir şekilde iyileştirme yapabiliyor musunuz?
Bu 4 soruya bir vaka ile örnek verebiliriz. Kendinizce oluşturduğunuz bir dosya sistemi olduğunu düşünelim. Bu dosya sistemini bilgisayarınızda da oluşturmuş olabilirsiniz.
- Dosya sisteminizin işe yarıyor mu? istediğiniz zaman istediğiniz şeyi bulabiliyor musunuz?
- Kendinizi her evrak aradığınızda nasıl hissediyorsunuz? Bulduğunuz şekli ile memnun musunuz?
- Siz orada yokken, arkadaşlarınız, sorumlu olduğunuz kişiler rahatlıkla istenen verilere ulaşabiliyor mu?
- Çok yoğun ve zor bir gün yaşadığınız zaman bu organize olma şekli sizi hızlı bir şekilde normal halinize döndürebiliyor mu?
Bu soruları kendinize sorduğunuzda çoğunda ya da hepsinde “hayır” cevabını alıyorsanız aslında burada önemli bir değişim fırsatını yakalamış olabilirsiniz. Bu sorular sizin üretken çevreniz hakkında size başlangıçta önemli veriler verecektir.
Üretken bir çevre yaratmak 3 önemli faktörle alakalıdır:
1) Çalıştığınız alanı organize etmek: Çalışma alanınızda hemen kolunuzu uzatarak yetişebileceğiniz neler olmasını istersiniz? En çok neleri, en az neleri kullanıyorsunuz?
2) Bilgiyi ve bilgi akışını organize etmek: Hangi tür bilgiyi arşivleyeceksiniz? Hangi tür bilgide sizden hareket etmeniz bekleniyor ya da hareketiniz gerekiyor? Hangi bilgiyi atıl olduğu için ortadan kaldırmalısınız?
3) Zamanınızı organize etmek: Size verilen her görev için “evet” deme zorunluluğunuz var mı? Hangi görevler ya da projeler için hayır diyebilirsiniz? Günün hangi saatlerini düşünsel hangi saatlerini rutin işlere ayırıyorsunuz.
Üretken bir ortam oluşturmak, onu doğru şekilde anlamak ve bunun devamlılığını kılmak günümüz iş dünyasındaki en dikkat edilmesi gereken şeylerden bir tanesi olduğunu düşünüyorum.

Bir Koro Bana Takım Çalışması ve Öz Disiplin Hakkında Neler Öğretti?

11091472_10206660691620623_3110389252091156489_n
1 seneyi aşkın bir süredir Gramofon Sanat merkezinin A capella (Türkçe: Eşliksiz – orkestra olmadan sadece insan sesiyle) korosunda bulunuyorum. Koroda amatör olarak çalışıyoruz. Bir kaç arkadaşımız dışında kimsenin direkt olarak müzik ile bağlantılı teknik bir altyapısı bulunmuyor. Neredeyse her yerden, her iş türünden insan koroda var; öğrenciler, öğretim görevlileri, beyaz yakalı çalışanlar, eğitmenler…
Haftada 2 kez çalışmalarımızı yaparken şefimiz Türker Barmanbek bize aslında öz disiplini öğretmeye çalışıyor. Arada sırada tabi ki azarda yediğimiz oluyor :)
Onun haklı uyarılarını şöyle oturup bir düşündüğümde aslında girişimcilik için çok değerli şeyleri korodaki çalışmalar sırasında öğrendiğimi farkettim. Şimdi size şefin yaptığı uyarılar ile bunun takım olma ve iş geliştirmeye nasıl uygulanabileceğini anlatmak istiyorum:
Şefin uyarısı: “Birbirinizi dinleyin! Sesinizin bir çıkması ve öyle tınlaması gerekiyor!”
Takım çalışması için önemi: Eğer bir çıktıya ya da bir hedefe takım olarak ulaşmanız gerekiyorsa herkesin birbirini dinlemesi ve ona göre farklılıklar olsada sonucunda aynı yolda ilerlemesi çok faydalı olacaktır. Elbette koroda da farklı ses rengi olanlar var ama aynı tınıyı birbirimizi dinlediğimiz zaman çıkarabiliyoruz ve tek olduğundan çok daha güçlü oluyor.
Şefin uyarısı: “Taylan koşmaaa!” (besteyi söylerken daha hızlı ya da daha yavaş söyleyenlere yapılan uyarı) :)
Takım çalışması için önemi: İşlerimizi büyütmeye çalışırken bizimle birlikte hareket edenleri mümkün olduğunca senkronize etmek gerekebilir. Bazı takım arkadaşları bir an önce işlerin bitmesini isterken, diğerleri de herşeyin en iyi şekilde bir kerede hallolması gerektiği bu yüzden daha yavaş olunması gerektiği ilüzyonuna kapılabilirler. Ben şahsen pratik ve hızlı hareket etmeyi seven biriyim ama bu yüzden hata yapma oranınında çok çıktığını görebiliyorum. Takımda bu durumu dengeleyen birinin olması çok daha sağlıklı ilerlememizi sağlayabilir.
Şefin uyarısı: – Prova biterken bütün koristler toplanır ve çıkmaya hazırlanır ve şef: “Durun bahar türküsünü söylüyoruz, ses veriyorum!”
Takım çalışması için önemi: Eğer işiniz ile ilgili hazırlıklı olursanız çıkabilecek her krize ya da oluşabilecek her duruma hazırlıklı olursunuz. Bir koro provasının iyi geçmesini anlamanın yolu çıkışta bu tür bir deney yapmaksa bu tür bir çalışma her türlü girişimde ve takım çalışmasında da yapılabilir.
Şefin uyarısı : “Çekme” ya da “düşme” (Bir beste söylenirken başlangıçtaki notası ile devam ederkenki notası arasında fark oluşabiliyor. Bu durumda yapılan uyarıdır) 
Takım çalışması için önemi: Heyecanla başladığınız bir işi sebat ile devam ettirmelisiniz. Tonu düşürdüğünüz anda diğer herkes düşmeye başlayacaktır.
Şefin uyarısı: “Konser günü bütün gün koro birlikte içecek, birlikte yiyecek, birlikte gülecek birlikte ağlayacak” 
Takım çalışması için  önemi: Eğer ekiple birlikte bir hedefe doğru ilerliyorsanız, ekibin daha çok zaman geçirmesi aralarındaki bağların kuvvetlenmesini sağlayabilir. Bunu her zaman yapamasanız bile performans gösterecekleri günlere yakın günlerde mutlaka denemelisiniz.
Daha önce de yine koronun bana liderlik üzerine nasıl ilham verdiği üzerine bir yazı yazmıştım. Buradan ulaşabilirsiniz.

Epostalarınızın Okunmasını Sağlayacak 5 Önemli Öneri

Image credits: https://www.businessmarketingblog.org/wp-content/uploads/2009/07/email-marketing2.jpg

Epostalar biraz eskimiş gibi dursada özellikle iş alanında hala en etkili iletişim araçlarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Yapılan bir çok araştırmada Facebook’ta davet edilen etkinliklerden eposta ile yapılan davetlerin çok daha katılımcı sağladığı görülüyor. Özellikle işiniz için iyi bir eposta kullanıcısı olmak büyük önem taşıyor. Ancak burada iyi bir kullanıcı ile belirtmek istediğim şey en son teknolojileri ve uygulamaları kullanmak değil, epostayı doğru bir içerik ile sunarak mesajınızın karşı tarafa iletilmesini sağlamak. Epostaların %80’den fazlası başlıkları okunduktan sonra silinerek çöp kutusuna atılıyor. Başlıkların etkili yazılması için sizlere uygulaması basit ancak belli bir süre pratikte gerektiren bazı yöntemlerden bahsetmek istiyorum.
1) Sayıların gücünü kullanın: Bu yazının başında da okuduğunuz gibi 5 önemli öneriden bahsediyorum. Sayıları çok daha hızlı algılıyoruz. Bu yüzden eposta konu alanında sayılar doğru şekilde kullanıldığında epostanın açılma olasılığını arttırmış oluyorsunuz. Bu tür içerikler hızlı tüketildikleri için ucu açık başlıkların etkili olmadığını bende bir çok kez deneyimledim. İnsanlara okuyacakları ve ne zaman biteceğini bildikleri numaralı bir liste verdiğinizde kampanyanızı ya da söylemek istediklerinizi çok daha rahat sindirebiliyorlar.
 
2) Soru sorun: Sorular insan zihnini her zaman daha fazlasını öğrenmeye iter. Günlük hayatınızda iletişim kurarken karşınızdakilere onlarla ilgili sorular sorduğunuzda onların daha çok ilgisini çekiyorsunuz. Çünkü kendilerini anlatma fırsatı bulabiliyorlar. Bunu anlatmanın daha basit yolu göstererek olabilir. Şu cümleleri okuyun:
Normal başlık
“Ücretsiz Ekitabımızı yükleyebilirsiniz”
Sorulu başlık:
“Ücretsiz Ekitabımızı nasıl yükleyebilirsiniz?”
Soru sorduğunuz zaman kişi ücretsiz ekitap indirmenin yolunu merak edecek ayrıca bu epostada nasıl buna ulaşacağı konusunda bilgi alacaktır. Yani epostayı okuma ihtimali daha çok artacaktır.
3) İlgi kıvılcımı yaratın: İlgi çekici başlıkların işinizle ya da ürününüzle doğru şekilde ilişkilendirildiğine çok güçlü olacağı kesindir. Bu alan en yaratıcı olunması gereken yerlerden bir tanesidir. Evet belki birazcık yaratıcılık sınırlarınızı zorlayabilirsiniz ancak bunu yaparken aynı zamanda çok keyifli vakit geçirdiğinizi de farkedeceksiniz. Örneğin çocukların yemek yeme problemlerinin anlatıldığı ekitabınızın indirilmesini istiyorsunuz. Eposta başlığınız şu şekilde olabilir:
“Oyun oynayarak çocuğunuzun yemek yeme problemini nasıl çözebilirsiniz?”
Bu başlık iki ilgisiz gözüken konuyu birbiri ile ilişkilendirdiği için okuyan kişide merak uyandırıp açıp okumasını sağlama ihtimali oldukça yüksek olacaktır.
4) Söyleyeceğiniz ne ise en kısa yoldan direkt söyleyin: Bazen en iyi yöntem söylemek istediğiniz şeyi kısaca direkt başlıkta söylemek olabilir.Bunu bir çok ünlü marka zaten yapıyor. Sonuçta epostanızın bütünüyle okunma olasılığı özellikle bir ürün tanıtıyorsanız çok zor gözüküyor. Bunun yerine vereceğiniz mesajı ve bununla ilgili ne istediğinizi belirleyin sonra bunu kısa bir cümle ile nasıl yazacağınızı belirleyin.Örneğin sizden bir eğitim alacak olan müşterinize ikinciyi %50 indirimle vermeyi düşünüyorsanız:
Yanlış başlık: “Bizden eğitim alan müşterilerimize büyük FIRSAT”
Doğru başlık: “Herhangi bir eğitimimizi aldığınızda ikincisi %50 indirimli”
Bu şekilde sizin markanızı ya da ürününüzü bir yerde gördüğümde bileceğim ki sizden eğitim alırsam %50 indirimle ikinci eğitimi alabilirim.
5) Epostanızı kişiselleştirin: Bu aslında yeni bir şey değil. Verdiğim bir çok eğitimde ilk söylediğim şeylerden bir tanesi insanoğlunun en sevdiği kelimenin kendi adı olduğunu belirtirim. Eğer adını söyleyemiyor ya da bilmiyorsanız bu durumda “siz” ya da “sen” de oldukça etkili olacaktır. Bu yüzden eposta başlığınızda sizden çok müşterileriniz ya da epostayı okuyan kişi olmalıdır. Bunu örnek olarak vermek gerekirse;
Kişisel olmayan başlık : “Yeni sezon ürünlerimizde %50 indirim”
Kişisel olan başlık: “31 Ocak’a kadar %50 indirimi hakkınızı kullanabilirsiniz”
Kişisel olan başlıkta daha fazla sahiplenme ve verilen teklifin kişiye daha özel olduğunu göstermek mümkün olabiliyor. Birinci mesajda muğlak kalan %50 indirimin adresi ikinci mesajda çok daha açık ve kişisel olarak belirtilmiş oluyor.

Web Sitenizi Daha Etkili Yapmak İçin 12 Basit Detay

 Bu yazı ICT Media Dergisi Ocak 2015 sayısında yayınlanmıştır

image credits: http://blog.mag-net.com.tr/wp-content/uploads/2011/07/website-differentiation.jpg

Günümüzde hangi sektörde olursanız, ne yapıyor olursanız olun mutlaka dijital bir iletişim platformunuzun olması gerekiyor. Genellikle bu söylediğinde akla gelen sosyal medya üzerinden kişilerle kurulan iyi iletişim şeklinde algılanyor. Yani dijital platformda etkili iletişimin sadece sosyal medya yoluyla olacağı beklentisi oluşuyor. Bunun yanlış olduğunu söylemiyorum ancak sosyal medyada etkileşimi arttırıcı içerik paylaşmazsanız buradan bir verimlilik elde etmenizde mümkün olmaz.

Kaliteli, okunan, orjinal ve insanların hemen bir şeyleri değiştirmelerini sağlayan içerikler; web siteleri yolu ile sağlanabiliyor. Sonuçta amaç dikkat çekip harekete geçmeyi sağlamaksa bazı önemli detaylara dikkat etmek gerekiyor. Özellikle web sitesine giren bir çok kullanıcının göz taraması sonuçlarını sizlerle paylaşmak istiyorum:

1) Başlıklar, fotoğraflardan önce ilgi çekiyor: Bu biraz süpriz gibi gelsede yapılan araştırmalar özellikle sayfanın sol üst köşesindeki başlıkların dikkat çektiğini gösteriyor.

2) Kullanıcılar başlıkların sadece 1-2 kelimesini okuyup devamına karar veriyor: Bunun anlamı en heyecanlı kelimelerinizi ilk 3 kelime içine koymanın sizin için daha etkili olacağıdır.

3) Kullanıcılar diğer başlıklar için sayfanın sol tarafına bakıyorlar: Araştırmanın başka bir sonucu da aslında bir önceki ile bağlantılı olarak gerçekleşiyor. Başka başlıklar verdiğiniz zaman yine en doğrusu sayfanın ortasına değil soluna doğru bunları yerleştirmek olabilir.

4) Başlığınız ilgiyi 1 saniyeden kısa sürede çekmek zorunda: Dikkat edersiniz başlığın ne kadar önemli olduğunun bir kanıtı daha ortaya çıktı. Bu yüzden ağdalı kelimeler kullanmak yerine varmak istediğiniz nokta konusunda çok direkt olmanızı öneriyorum.

5) Küçük fontlar daha yakın okuma sağlıyor: Bu sonucun kendi içinde mantığı küçük font için daha çok yaklaşmak ve dikkat etmek gerektiği yönündedir. Ancak bu sayfanızı görünmeyecek kadar küçültün demek anlamına gelmiyor. Sadece eğer daha teknik bir bilginin daha ayrıntılı okunmasını istiyorsanız fontları çok büyük yapmamanızı öneriyorum.

6) Sayfa navigasyonu için sayfanın üst kısmı en uygun yer: Web sitesinin içerisinde değişik yerleri ziyaret etmek istediğinizde kullanıcıların en kolay bulduğu yer web sitesinin üstü şeklinde gerçekleşmiş. Sayfa navigasyonunu da mümkün olduğunca anlaşılır ve basit yapmanız gerekiyor.

7) Kısa paragraflar okumayı kolaylaştırıyor: Eğer çevrimiçindeyseniz bir roman gibi uzun paragraflar yazmanın anlamı yok.

8) Açıklayıcı paragraflar içeriğin daha çok okunması sağlıyor: Açıklayıcı paragraf başlığın hemen altında biraz daha küçük bir fontla yazılan ve anlatılan içeriğin çok kısa özetini yapan paragraftır. Yıllardır gazetecilerin içeriklerinde kullandığı bu aracı sizde web sitenizde içerik üretirken kullanabilirsiniz.

9) Reklam konumlandırmasını en çok çalıştığı yerler sol ve üst kısımlar: Eğer sitenizde bir etkinlik duyuracak ya da bir ürün/hizmeti ön plana çıkaracaksınız en doğru yerler üst kısım ve sol kısım gözüküyor.

10) Reklamların en doğru durduğu yer en popüler olan içeriğinizde gözüküyor: Eğer popüler ve çok okunan bir başlığınız ya da sayfanız varsa bu içeriğin arasında reklam ya da duyuru en iyi şekilde gözükebiliyor.

11) Kullanıcılar grafik tabanlı reklama göre metin tabanlı reklamları daha çok okuyor: Bunu ilk gördüğümde bende çok şaşırdım. Ancak buradan çıkan sonucun doğru yorumu söyleceğiniz şeyi çok allayıp pullamadan söylemek. Anlatmanız gereken şey teknik bir şeyse mutlaka yine grafiklere ihtiyacınız olacaktır.

12) Çoklu ortam(video,foto ve animasyon) özellikle teknik tabanlı şeyleri anlatmak için çok uygun gözüküyor: Eğer ürün ya da hizmetiniz teknik veya ilk bakışta anlaşılmayacak şeyler içeriyorsa mutlaka animasyon ya da video gibi bir içerik yaratmalısınız. Bunun hem anlaşılması kolay hem de etkileşimi çok daha fazla oluyor.

Girişimcilerin Başarılı Olması İçin Geçmeleri Gereken 5 Aşama

Bu yazı ICT media dergisi Aralık sayısında yayınlanmıştır.

image credits: http://www.theemotionmachine.com/wp-content/uploads/success-environment.jpg

İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde yaklaşık olarak 3 aydır “Uygulamalı Girişimcilik ve İnovasyon Yönetimi” dersini veriyorum. Girişimciliğin sadece uygulamada değil, zihin yapısının doğru anlaşıldığı takdirde ülke ekonomisine çok büyük katkı vereceğine inanıyorum. Yani dersi hadi bakalım gençler iş kursun diye vermiyoruz. Dersi öğrencilere girişimci zihin yapısını doğru şekilde aktarmak, bir problemi belirleyip buna fikir üretip daha sonrasında bunu nasıl alınabilir bir ürüne çevirebilecekleri konusunda egzersizlerle yardımcı oluyoruz. Bu dersin temeli aslında girişimci zihin yapısının 5 aşamasına dayanıyor:

1) Sorumluluk al
2) Harekete geç
3) Başarısız ol
4) Öğren
5) Geliştir

Bu 5 aşama sırasıyla değerlendirildiğinde bana göre Türkiye’de çok önemli bir eksiğe de işaret ediyor. 100’den fazla girişim 70’den fazla firma ile birebir yaptığım çalışmalarda her zaman herkesin niyetlerinin son derece iyi olduğunu, çalışmaya hazır olduğunu hatta bunun için elinden geleni yaptığını ancak çoğu zaman başarısız olunduğunu gördüm. Bunun en büyük sebebinin yukarıda bahsettiğim zihin yapısı aşamalarının doğru anlaşılmamasından ileri geldiğini düşünüyorum. Bunları kısaca inceleyecek olursak:

Sorumluluk al: Eğer herhangi bir konuda ilerleme kaydetmek ve sonuca varmak istiyorsak ilk yapmamız gereken yaklaşımla ilgili olan sorumluluk almadır. Aslında bunu basit bir örnekle açıklayabiliriz; Bir arkadaşınıza yemeğe gittiniz 10 kişilik kalabalık bir grupsunuz, etrafın toplanması ve bulaşıkların yıkanması gerekiyor. Böyle durumlarda genellikle herkes sorumluluğu birbirine atıp evden ayrıldığı için bütün iş bir kişinin üzerine yükleniyor. Bu tipik durumu hem iş aleminde hem de girişimlerde çok fazla gördüm. Önce bir yaklaşım olarak durumu kavramalı bir sorumluluğu almalıyız. Eğer yapılacak şey kendimizle ilgili ise mutlaka bunun bir parçasından tutacak sorumluluğu hissetmeliyiz.

Harekete geç: Sorumluluğu hissetmek hiç bir işi sonuçlandırmaya yetmiyor. Birinin kalkıp ilk tabağı mutfağa götürmesi gerekiyor. Yani istediğimiz kadar sorumluluk alıp zihnimizde planlama yapabiliriz ancak ilk adımı atmadığımız sürece zamanla üzerimizde oluşan duygusal yük bir hareket etmemizi güçleştirecektir.

Başarısız ol: Kültürümüzde en zor kabul edilen olgulardan bir tanesi başarısızlıktır. Halbuki sadece girişimciliğin değil herşeyin özünde başarısızlık vardır. Büyük şair ve düşünce adamı Atilla İlhan ünlü şiiri “Ayrılık Sevdaya Dair”’de ayrılığın acı olduğunu ancak bununda aslında sevmenin yani o sürecin içinde olduğunu anlatmıştır. Başarısızlıkta girişimcilik gibi bir çok sürecin temelinde yatan ve özünde olan bir olgudur.

Öğren: Sürekli olarak başarısız olup, etrafımızda kontrolümüz altında olmayan, herkese, herşeye tepki gösterebiliriz. Başarısızlığımızın sebeplerini dışarda arayarak kendimize bahaneler üretebiliriz. Bu tür bir sorumluluğu dışarı atfetmek yerine durumu iyi analiz edip nelerin eksik olduğunu anlamak ve bunları nasıl düzelteceğimiz üzerine düşünmek, düşündüklerimizi kağıda dökmek bizi başarısız olsak bile hiç zaman kaybetmeden tekrar işimizi yolumuza koymamızı sağlayacaktır.

Geliştir: Öğrenmek tek başına oldukça rahatlatıcı olabilir. Ancak öğrenmenin verdiği rahatlığa kapılarak işimizi geliştirecek uygulamaları yapmazsak ve onu bir adım ileri götürmezsek bundan önceki 4 aşamada boşa gidecektir. Olduğumuz yerden bir adım daha ileride olmanın yolu öğrenilenlerin uygulanmasından geçmektedir.

Yeni Teknolojilerin Etik Problemleri Şimdiden Başlıyor mu?

Bu yazı ICT Media Dergisi Kasım sayısında yayınlanmıştır

Image credits: http://hull-and-east-riding.humanist.org.uk/wp-content/uploads/2013/07/trolley-problem.jpg

Geçmiş aylardaki bir çok yazımda özellikle yeni teknolojilerin bazılarının çalışma, yaşama ve iş yapma şeklimizi kökten değiştireceğini yazmıştım. Bunlar arasında hayatımıza yeni girmeye başlayan 3D yazıcılar, giyilebilir teknolojiler, yapay zeka teknolojileri, drone(insansız hava aracı) çok fazla yer almıştı. Bu teknolojiler henüz çok yeni kullanılmaya başlamasına rağmen gizliliği, ve emniyeti çok ciddi şekilde tehdit etmeye başladılar bile. Elbette bu teknolojilerin hayatımıza getireceği kolaylıklar ve kullanım alanları çok fazla ancak bir de madalyonun diğer yüzünü görmek ve teknolojiler kötüye kullanıldığında ne gibi sonuçları olabileceğini de düşünmek gerekiyor. Bu teknolojilerin verdiklerinin çok olduğu gibi hayatımza getirebileceği tehlikelerde azımsanacak cinsten değil gözüküyor.

1) 3D yazıcılarda kötüye kullanımlar: Belkide yasadışı kullanıma en açık ve en tehlikeli teknoloji 3D yazıcılar olabilir. ABD’de de ve Avrupa’da bu konuda çok ciddi tartışmalar öne çıkıyor. Özellikle öne çıkan suç oluşturan hareketler:

- Silah ya da silah parçası basılabilmesi
- Kredi kartı basılabilmesi
- ATM makinalarını aldatan plastik kart basımı
- Kapıları açan anahtar basılabilmesi
- Bomba parçası üretimi

Bu listenin zamanla insanların ne kadar yaratıcı olduğunu da düşünürsek uzayacağı kesin gibi gözüküyor. AB’de bu konuda alınmaya başlayan önlemler ışığında Italya, İspanya, Almanya ve Türkiye’de gerekli operasyonlar yürütülüyor. 3D yazıcıların gitgide küçüldüğünü de dikkate alırsak havalimanları ya da güvenlik bölgelerine girdikleri takdirde yasadışı bir çok cihazı basabilecek duruma gelebilirler.

2) Giyilebilir Teknolojilerde kötüye kullanımlar: Oldukça heyecan verici gelişmelerini izlediğim başka bir teknoloji de giyilebillir teknolojiler oldu. Gerçek hayatımızda şu an bile bir çok uygulaması var. Online olarak yapılabilen sağlık taramaları, 24 saat video kayıdı, sıcaklık, ateş, tansiyon ölçer cihazlar hayatımıza çoktan girmiş oldular. Bu teknoloji için öne çıkan suç oluşturan hareketler:

- Gizli kamera ya da gözlüklerle özel hayatı tehdit eden kayıtlar yapılması
- Yine özel hayatı tehdit edebilecek lokasyon tespiti yapan çipler
- Uyuşturucu içeren maddelerin saklanabilmesi

Özellikle Google Glass ile başlayan ve bir çok yerde yasaklanan video kayıtları, çok fazla şikayet almaya başladı. ABD’de bazı eyaletlerde ‘Don’t Glass This’ gibi gözlüğü kullanmanızı yasaklayan ibareler gözükmeye başladı. Sanat galerileri ve yaratıcı performans yapılan bir çok yerde şimdiden giyilebilir kameralar ve google glass yasaklanmış durumda gözüküyor.

3) İnsansız hava aracı teknolojilerinde kötüye kullanımlar: Drone’lar olarak bilinen ve belki de en hızlı yayılan teknoloji, uçan hava araçları ile video veya fotoğraf çekimi yapılmasını sağlıyor. Türkiye’deki bir çok düğünde şimdiden kullanılmaya başlayan bu teknoloji özel hayatı çok ciddi şekilde tehdit etmeye başladı. Özellikle öne çıkan suç oluşturan hareketler:

- Özel mülkiyet içinde izinsiz çekim yapılması
- Kamu güvenliği için önemli yerlerin izinsiz olarak kayıt edilmesi
- Askeri veya stratejik önem içeren bölgelerin kayıt altına alınması

Tahmin edilebileceği gibi bu teknolojiden en çok rahatsız olan devletlerin güvenlik birimleri olarak gözüküyor. ABD’de dronlelar için özel izin sahaları bulunuyor. Bunun dışına çıkan dronelar imha edilmeye kadar gidebilir.

Yeni teknolojilerin kötüye kullanımını engellemek için şimdilik hükümetlerin gördüğü en mantıklı yollardan bir tanesi bu teknolojilerin cihazlarının ve kullanımının ruhsata bağlanması olarak görülüyor. Bu teknolojileri üreten bütün şirketler cihazlar içine ayrıca takip edebilecek çipler koyarak güvenlik güçlerinin suç unsuru oluşturabilecek durumlarda müdahelesini kolaylaştırabilir ya da potansiyel suç oranını azaltabilir. Ancak bununla birlikte yine hükümetlerin özel hayata müdahalesi olacağı ve bunun da ayrı bir tartışma konusu yaratacağı belli oluyor.

Dijital Hapishanenizden Nasıl Kurtulursunuz?

Image credits: http://i.imgur.com/fYQYrVd.jpg?1 user: coptermedic

Eminim ki bir çoğunuzun dikkatini çekiyordur. Büyükşehirlerde, toplu alanlarda bir çok kişinin telefonuna bakarak yürüdüğünü, kafasını kaldıranların genellikle zaten telefonla konuşuyor olduğunu, araba kullananların zamanlarının önemli bir kısmını mesajlara cevap vermek ya da Facebook’daki son iletilere bakmak şeklinde kullandıklarını farketmişsinizdir. Bu yazdıklarım kendime tanıdık geldiği gibi size de tanıdık geliyordur. Ben bunun dijital bir hapishane olduğunu düşünüyorum. Evet akıllı mobil cihazların hayatımıza getirdiği kolaylıkları göz ardı etmek imkansız. Ancak onların dünyayla olan bağlantımızın ve kendimizi ifade etmenin neredeyse tek yolu olarak görmeye başladığımızı farketmemiz gerekiyor. Bundan sonra kendim içinde uygulamak koşuluyla bu hapishaneden kurtulmanın kendi yorumumla bir kaç maddesini yazmak istiyorum:

1) Akıllı telefonunuzu gece yatarken elinize ulaşamayacağınız bir yerde tutun. Odanızda mümkün olduğunca ekran bırakmayın.

2) Sabah kalktığınızda ilk baktığınız şeyi akıllı mobil cihazınız değil evinizin penceresindeki manzara yapın.(Manzaranın ne olduğu önemli değil)

3) Whatsapp, mesajlar, facebook messenger, twitter, swarm gibi uygulamaların bildirimlerini kapatın. Merak etmeyin mesajlar gelmeye devam ediyor. Uygun olduğunuz zaman uygulamaya girdiğinizde mesajlarınızı ve bildirimlerinizi görebilirsiniz. 

4) Vapurda, otobüste, dolmuşta, çevrenize daha çok bakın, kitap ya da dergi okuyun, müzik dinliyorsanız SADECE müzik dinleyin. 

5) Gittiğiniz yerlerde kendinize fotoğraf çekme sınırı koyun.(Her yer için en fazla 5 adet gibi)  Güzel anları daha sonra hatıralarda yaşamak yerine, olduğu yerde yaşamak daha doyurucu olacaktır. 

6) Arkadaşlarınızla buluşmalarınızda ya da iş görüşmelerinde mobil cihazınızı o durumla ilgili ihtiyaç olmadığı sürece gözünüzün önünde tutmayın.

7) Her hafta ya da en azından her ay kendinize 12 saatlik uçuş modu izni verin. 12 saat için mobil cihazınızı hiç bir şekilde kullanmayın. (Zor gözüküyor ancak bir kere yapmaya başlayınca alışacağınıza eminim)

8) E-postalarınızı günün sadece belli saatlerinde mümkünse her gün aynı saatler içerisinde cevaplayın. 

9) Arabada akıllı cihazınız ile mesajlaşma yapmayın, bunun yerine müzik ya da sevdiğiniz radyo programını dinleyin. 

10) Bazen koşmak sadece koşmak, bisiklet sürmek sadece bisiklet sürmektir. Bunları mutlaka akıllı cihazların yardımı ile yapacağınıza dair bir kural bulunmamaktadır. 

Eğer dikkatinizi çektiyse – eminim çekmiştir – 10 maddenin hepsi çok uzun olmayan bir süre önce yaptığımız şeylerden ibarettir. Akıllı cihazları kullanmayın gibi bir yargıda kesinlikle bulunmuyorum. Ancak onların hayatımızı kolaylaştırması ile bizim onlara bağlı yaşamamız arasında fark olduğunu düşünüyorum.

 

Büyük Veri(Big Data)yi Kendi Yararınıza Kullanmanın 5 Yolu

image credits: http://static3.businessinsider.com/image/529c795c6bb3f7b44f3706ed/big-data-will-drive-the-next-phase-of-innovation-in-mobile-computing.jpg

image credits: http://static3.businessinsider.com/image/529c795c6bb3f7b44f3706ed/big-data-will-drive-the-next-phase-of-innovation-in-mobile-computing.jpg

Bu yazı ICT Media dergisi Ekim Sayısında yayınlanmıştır

Daha önce ICT Media yazılarımda gelecek trendler arasında en çok oyun değiştirici olan şeylerden bir tanesinin büyük veri olduğunu belirtmiştim. Büyük veri; kullanıcıların yarattıı her türlü verinin anlamlı ve işlenebilir hale çevrilmiş hali olarak tanımlanabilir.
Google’da bile her yıl oluşan yeni veri bugüne kadar insanlığın elde ettiği veriden daha fazla oluyor. CERN’de çarpıştırılan protonlardan oluşan trilyonlarca veri özel bilgisayarlarda saklanıyor ve yeni buluşlar için kullanılıyor. Bankalar milyonlarca kredi kartı müşterilerinin alışveriş alışkanlıklarını gözlemliyor ve buna göre öneriler yapıyorlar. Amazon, facebook ya da google gibi büyük web projeleri kullanıcıların yaptıkları hareketleri her an gözlemliyor ve buna göre dinamik içerik sunuyorlar. Bu bahsettiklerim büyük veri kullanılan alanlardan sadece bazılarını içeriyor.

Genelde büyük veri büyük işletmelerin işi gibi görünsede aslında KOBİ’lerin ya da daha küçük işletmelerinde kullanmasını kolaylaştıracak araçlar bulunuyor. 10 yıldır yaptığım iş koçluğu ve iş geliştirme süreçlerimde işletmelere her zaman veri tutmalarının ve bunu sistematik hale getirmelerinin ne kadar önemli olduğunu anlatıyorum. Verilerini tutmakla birlikte bu verileri doğru yorumlayan ve doğru yerde kullanan işletmelerin çok ciddi rekabet avantajı yakaladığını söylemek yanlış olmaz. Peki bireyler, küçük işletmeler maliyetlerini çok yükseltmeden büyük veriden nasıl faydalanabilirler? Bu konuda 5 tavsiyem var:

1) Google Analytics: Google’ın herkes için ücretsiz sağladığı bu hizmet için sadece ufak bir kod parçasını web sitenizin başına koymanız ve izin vermeniz yetiyor. Bu noktadan sonra Analytics’in giriş sayfasında sizi web siteniz hakkında oldukça anlamlı veriler karşılıyor.

- Web sitenize giren eşsiz ziyaretçiler,
- Web sitenizde geçirilen ortalama zaman,
- Web sitenize girişlerin yapıldığı lokasyonlar,
- Web sitenize girenlerin hangi platformları kullandığı,
- Web sitenizde en çok okunan ve tıklanan sayfaların hangileri olduğu,
- Web sitenizin hangi anahtar kelimeler ile arandığı

gibi saysız veriye rahatlıkla analytics’den ulaşmanız mümkün. Bir çok işletmenin hali hazırda kullandığı bu aracı bir çok işletme hala bilmiyor ya da yönlendirilmiyor.

2) Eposta segmentasyon analizi: Potansiyel müşterilerinize ya da var olanlara epostalar göndererek iletişim kuruyor ya da yeni tekliflerinizden bahsediyor olabilirsiniz. Ancak epostalarınızda müşterilerinizin gruplarına göre hatta mümkünse her müşteri grubunuda küçük gruplara ayırmak çok daha etkili iletişim kurmanızı sağlayacaktır. Müşterilerinizin verilerini alırken sınıflandırmayı unutmamalı ve Aweber ve mailchimp gibi programlarla gruplara özel teklifler gönderebillirsiniz. Bu tür programlar aynı zamanda giden epostaların ne kadar açıldığını, ne kadar okunduğunu ve ne kadar sitede kalındığını size raporlayabiliyor. Bu da bir sonraki teklifinizin çok daha etkin olmasını sağlayabiliyor.

3) Isı Haritası Analizi: Web sitenize giren müşterileriniz en çok neye bakıyor, en çok mouse’u nerede gezdiriyor? Hangi fotoğraf daha çok tık alabilir? Verdiğiniz tekliflerinizi kaç kişi gerçekten izliyor ve değerlendiriyor? İşte bütün bu soruların cevabını ısı haritalarıdnan alabilirsiniz. Basitçe ısı haritaları bir veriyi harita üzerinde göstererek veri ile ilgili etkileşimin nerede daha çok olduğunu görmenizi sağlıyor. Örneğin checkin verilerinizin bulunduğu swarm uygulamasının ısı haritasını yaparak son 1 ayda en çok nerelerde bulunduğunuzu görmeniz mümkün. Aynı şeyi web siteniz içinde yapabilirsiniz. Biraz bütçeli olsada crazyegg.com gibi hizmetlerden faydalanarak çok profesyonel teklifler verebilirsiniz.

4) Web sitenizin içinde arama motoru: Web sitenizi kullanan kişiler hızlı bir şekilde bir veriye ulaşmak istediklerinde eğer iç arama motorunuz yoksa oldukça fazla uğraşabilirler. Ne kadar çok uğraşırlarsa o kadar etkileşim azalabilir. Bu yüzden web sitenizin içine google custom search koyarak bu problemi bütünüyle ortadan kaldırabillirsiniz. Yıllık 100 USD kadar maliyeti olan bu uygulama sitenizi ziyaret edenlerin içeriğiniz içinde aradıklarını çok rahat bulmalarını sağlayacaktır.

5) Sosyal Medya İzleme: Sosyal medya günümüz iletişim paradigmasının en önemli oyuncusu haline geldi. İşletmelerin çoğu henüz bu gücün farkında hala varamadı. Ancak Hem yurtdışında hem de Türkiye’de sosyal medya izleme üzerine çok değerli uygulamalar var. Bu uygulamalara vereceğiniz ufak bütçeler ile bir çok iletişim krizini daha gelmeden öngörebilir, yönetebilir ve marka değerinizi dinamik olarak ölçerek kullanıcılarınızla etkileşiminizi arttırabilirsiniz.

Müşteriler Neden Alıyor? – Nöropazarlamanın Temelleri

Bu yazı ICT Media Eylül 2014 Sayısında yayınlanmıştır.

 

image credits:http://a.fastcompany.net/multisite_files/fastcompany/imagecache/1280/fc_files/2011/1769238-neurofocus-uses-neuromarketing-to-hack-your-brain-rotator.jpg

Günümüzün çok önemli bir bölümünü iş arkadaşlarımızı, sevdiklerimizi, öğrencilerimizi ve ailemizi harekete geçirmek için harcıyoruz. Eğer dikkatle izlerseniz telefonla, epostayla, yüzyüze bir şekilde sürekli birilerini harekete geçirmeye çalışıyoruz. Ne kadar mantıklı bir şey söylüyor olsak, ne kadar doğru olduğunu düşünsek yine de çoğu zaman istediğimiz sonucu alamadığımızı görebiliyoruz. Üniversite yıllarımda kitap, teknoloji, müzik cihazları gibi bir çok ürün satmakla uğraştım. O zaman aklımda tek bir soru vardı: ‘nasıl daha çok satarım?’ bu soru üzerinden çok ciddi çaba sarfederek hem deneyimlerimden hem kitaplardan hem de uzmanlardan çok fazla şey öğrendiğimi söyleyebilirim. Ancak 2005 yılında satış ve pazarlama üzerine bildiğim bir çok şey altüst oldu. Herşeyin son derece mantıklı olduğu ve iyi fiyatlanan ürünler satmaya çalışıyordum. Potansiyel müşteriler bu ürünlerle ilgileniyorlardı ancak onlardan bir türlü olumlu cevap alamıyordum ya da almam oldukça uzun sürüyordu. O yıldan sonra artık ‘ben nasıl satarım?’ sorusu ‘insanlar neden alıyorlar?’ şeklinde değişikliğie uğradı. Bu görünüşte çok küçük bir değişim gibi gözükebilir ama son 10 yılın bütün pazarlama paradigmasının bunun üzerine değiştiğini söylemek yanlış olmaz.

İnsanın nasıl karar aldığını anlamak için beyni inceleyen cihazları ve yazılımları geliştiren bilim adamları bir süre sonra sadece hastalıklar için değil günlük kararlar içinde beyni izlemeye başladılar. Bu deneyler ideal eşini arayanlardan, satın alma kararlarına, aşkın ne olduğundan, kötülük ve iyilik arasındaki farkın beyinde nasıl şekillendiğine göre değişiyordu. Manyetik Rezonans cihazlarındaki bu gelişme çok geçmeden pazarlamacılar içinde önemli bir kapı açtı ve insanların neyi neden ve ne şekilde aldıklarına dahil araştırma yapılmaya başlandı. Bu araştırmaların en ünlüsünü Martin Lindstrom ‘buyology’ adlı kitabında yayınladı ve orada, sigara içenlerin kutulardaki uyarılardan korkmak bir tarafa daha çok sigara içmeye motive olduklarını gösteren çoğumuzu şok eden araştırmalarını sundu.

Nöropazarlama beyin bilmi olan nöroloji ile pazarlamanın bir araya gelmesi ile doğdu. Daha sonra bunu kurumsal hale getirip Sales Brain şirketini kuran Christope Morin, işi bir adım öteye taşıdı. Roger Dooley, Brainfluence kitabı ile beyin ile ilgili araştırmaların nasıl gerçek hayata uyarlanacağından bahsetti. İşte o kitabın içeriğinden günlük hayatta işinize yarayabilecek bazı temel tavsiyeler:

1) Kendinizden daha az bahsedin: Tanıtımlarınızda ne kadar harika olduğunuzu, ürünün ne kadar muhteşem olduğundan bahsetmek yerine kullanacak olanların deneyimlerinden ve bu deneyimler ile nasıl problemi çözdüğünüzden bahsetmek çok daha etkili olacaktır.

2) Aşırı bilgi vermekten kaçının: Ürün ya da hizmetiniz ile ilgili her türlü bilgiyi her detayı ile vermek oldukça çekici bir dürtüdür. Ancak bu zaten kavrama sınırları olan ve gün içinde bir çok faktör ile uğraşan bir beyin için sağlıklı değildir ve karar vermesini geciktirir. Bu yüzden mümkün olduğunca müşterilerinizin muhtemel en çok üzerinde duracağı problem çözümlerine odaklanın.

3) Güçlü başlayın ve iyi bitirin: Bir sunumun ya da bir konuşmanın orta kısmı genellikle beynin en zor hatırladığı bölümdür. Bu yüzden başlangıc ve son dikkatin en üst düzeyde olduğu zamanlardır. Sunumlarınızın başını ve sonunu dikkatli hazırlayın.

4) Basit anlatın: Ürün ya da hizmetiniz ile ilgili aşırı teknik detaya girmek yerine sadece bu detayların günlük hayata nasıl uygulanacağından bahsedin. Beyin basit şeyleri çok daha kolay hatırlayacaktır.

5) Duygular en çok akılda kalanlardır: Ürün veya hizmetinizi kullanan ve memnun olan müşterilerinizden mutlaka deneyimlerini sorarak onların izinleri doğrultusunda bunu paylaşın. Sizin teknik anlatımınızdan çok daha duygusal ifadeler kullanarak tanıtımınızı daha etkin yapacaklardır.

Üniversitelerin Tercih Dönemlerinde Öğrencilerle İletişim Kurarken Göz Ardı Ettiği 3 Şey

image credits: http://4.bp.blogspot.com/-XAEosD40uYk/U5l028yOLrI/AAAAAAAAAUQ/a2J1w3vgZMA/s1600/2014-06-12-Facebook+In+App+Launch+Blunder+%25281%2529.jpg

Temmuz ayının ilk 2 haftası üniversiteler ve üniversite tercihi yapan öğrenciler ve aileleri açısından oldukça hareketli geçiyor. Aileler çocuklarının puan durumlarına göre en iyi eğitimi mutlaka alması gerektiğini düşünüyor. Vakıf üniversite sayısının artması ve bu konudaki rekabetin üst boyutlara taşınması ile birlikte bundan 10 yıl kadar önce çok üzerinde durulmayan tanıtım faaliyetleri bir çok üniversite için hayati önem taşımaya başladı. Üniversiteler bu süreç içerisinde belli başlı içerikleri tanıtmaya ve anlatmaya çalışıyorlar. Bunların arasında;

- Burs imkanları
- Yurt imkanları
- Sosyal imkanlar
- Öğretim Elemanlarının kalitesi
- Kampüs olanakları
- Uluslararası bağlantılar

gibi faktörler bulunuyor. Üniversiteler özellikle son 3 yıl içerisinde tercih dönemimde sosyal medyayı aktif olarak kullanmaya başladı. Öğrencilerin kafalarındaki hemen bütün sorulara canlı ve çevrimiçi cevaplar veriliyor, etkileşim artık günlerle değil saniyelerle olacak duruma geliyor. Bir çok üniversitede sadece tercih dönemi için ayrıca bir sosyal medya stratejisi belirleniyor. Bu sene şöyle bir baktığımız zaman üniversitelerin öğrencilere ulaştığı kanallar ve ulaşma şekilleri aşağı yukarı şu şekilde gerçekleşiyor,

Facebook: Beğeni sayfası, üniversite imkanları ile ilgili ağırlıklı olarak fotoğraflar, üniversite fiziksel olanakları tanıtım videoları, başarılı mezun profilleri, üniversitenin ulusal ve uluslararası başarılarının anlatıldığı haberler ve bültenler, öğrenci klüpleri ve etkinlikleri

Twitter: Paylaşılan anlık etkileşim fotoğrafları, üniversite ile ilgili başarı hikayeleri, üniversitenin daha önce kazandığı başarılar ve bununla ilgili haberler

Youtube: Üniversitenin genel tanıtım videosu, bölüm tanıtım videoları, sosyal imkanları ile ilgili videolar, tercih dönemi için viral bir video, öğretim elemanları ve öğrencilerin etkinlik videoları

Linkedin: Üniversite kurum hedefleri, üniversite tanıtım kataloğu, mezunların başarıları, akademik başarılar

Instagram: Üniversite içerisinde çekilen manzara fotoğrafları, öğrencilerin çektiği fotoğraflar, etkinlik görüntüleri, ünlü isimlerin üniversiteyi ziyaret fotoğrafları, öğrenci klüplerinin başarılı etkinlik görüntüleri

Bu yazılanların elbette fazlasını yapan üniversiteler mevcut ancak genel profil olarak ulaşma kanalları bu şekilde gerçekleşiyor. Ancak bu şekilde öğrenciye ulaşım ne kadar etkili oluyor? Etkileşimi arttıran başka yollar olabilir mi? Kendi gözlemlerime dayaranak gözden kaçabilecek bazı durumları belirtmek istedim:

1) Sosyal medya iletişimi yoğunluğunun bütün seneye yayılmaması: Üniversitelerin tercih dönemlerinde çok yoğun sosyal medya kullanması anlaşılır bir strateji ancak bu yoğunluğu hiç düşürmeden bütün döneme yaymak çok daha etkili bir strateji olabilir. Sonuçta temmuz ayında verilen mesaj sayısı, mesaj yoğunluğu ve bilgi karmaşası çok daha fazla olabiliyor. Bu sonuç olarak mesajın etkinliğini düşürüp ulaşma maliyetlerini arttırıyor.

2) Sosyal medyada ‘gençleri anlıyoruz onlar gibiyiz’ bakış açısının yaygın olması: Üniversiteler 17 yaşında bir öğrencinin ve ailesinin psikolojisini göz önüne alarak onların davranış şekilleri ile kendilerini ifade etmeye çalışıyorlar. Tabi bu çoğu zaman oldukça ilginç durumların ortaya çıkmasına sebep olabiliyor. Kampüste selfie çeken öğrencilere ödül veren üniversiteler, öğrencileri ile birlikte çimlerde dans eden akademisyenler, kampüste özgürce atlayıp zıplayan çatılara çıkan öğrenciler gibi. Empati kurmak iletişimin en temel kurallarından bir tanesidir ancak her üniversite bunu yaparken kendi örgüt ikliminide düşünerek hareket etmesi gerekiyor. Her üniversite insanların zihninde nasıl konumlanmak istediğine karar verip oluşturmak istediği iklim ile kendini ifade ederse çok daha samimi tanıtımlar yapabilirler.

3) Akademik başarıların sadece sıralamalar ile ifade edilmesi: Üniversiteler tercih dönemlerinde bolca ulusal ya da uluslararası derecelendirme kuruluşlarının yaptığı akreditasyonlardaki sıralama ile övünerek kendilerini ifade ederler. Sıralama vermek zihinde çok daha kolay kalabilmeyi sağlamaktadır. Yani biz şu eğitimleri çok iyi veriyoruz demek yerine bu eğitimlerde X kuruluşunun yaptığı değerlendirmede 2. olduk demek daha net bir ifade olmaktadır. Ancak o kadar çok derecelendirme yapan kurum ve kuruluş ortaya çıkmıştırki her üniversite mutlaka bir şeyde ya 1. ya da 2. olmaktadır hatta yeni kurulan üniversiteler bile bazı derecelendirmelerde yukarıda olduğunu ifade etmektedir. Eğitimin ve eğitmenin kalitesini ifade etmek sadece akademik ünvanlar veya bu tür derecelendirmeler ile değil eğitim deneyimin nasıl olduğunu bütün sene boyunca ulaşılabilir hale getirmekle çok daha etkili olabilir. Amerika’da ve Avrupa’da bir çok iyi üniversite ders ortamını, derslerini ve bütün dönem programlarını dünyaya açarak derslerdeki deneyimleri paylaşıyorlar. Bu tür bir program yapma sıralama ve derecelendirme sonuçlarından çok daha etkili olabilir.