Büyük Veri(Big Data)yi Kendi Yararınıza Kullanmanın 5 Yolu

image credits: http://static3.businessinsider.com/image/529c795c6bb3f7b44f3706ed/big-data-will-drive-the-next-phase-of-innovation-in-mobile-computing.jpg

image credits: http://static3.businessinsider.com/image/529c795c6bb3f7b44f3706ed/big-data-will-drive-the-next-phase-of-innovation-in-mobile-computing.jpg

Bu yazı ICT Media dergisi Ekim Sayısında yayınlanmıştır

Daha önce ICT Media yazılarımda gelecek trendler arasında en çok oyun değiştirici olan şeylerden bir tanesinin büyük veri olduğunu belirtmiştim. Büyük veri; kullanıcıların yarattıı her türlü verinin anlamlı ve işlenebilir hale çevrilmiş hali olarak tanımlanabilir.
Google’da bile her yıl oluşan yeni veri bugüne kadar insanlığın elde ettiği veriden daha fazla oluyor. CERN’de çarpıştırılan protonlardan oluşan trilyonlarca veri özel bilgisayarlarda saklanıyor ve yeni buluşlar için kullanılıyor. Bankalar milyonlarca kredi kartı müşterilerinin alışveriş alışkanlıklarını gözlemliyor ve buna göre öneriler yapıyorlar. Amazon, facebook ya da google gibi büyük web projeleri kullanıcıların yaptıkları hareketleri her an gözlemliyor ve buna göre dinamik içerik sunuyorlar. Bu bahsettiklerim büyük veri kullanılan alanlardan sadece bazılarını içeriyor.

Genelde büyük veri büyük işletmelerin işi gibi görünsede aslında KOBİ’lerin ya da daha küçük işletmelerinde kullanmasını kolaylaştıracak araçlar bulunuyor. 10 yıldır yaptığım iş koçluğu ve iş geliştirme süreçlerimde işletmelere her zaman veri tutmalarının ve bunu sistematik hale getirmelerinin ne kadar önemli olduğunu anlatıyorum. Verilerini tutmakla birlikte bu verileri doğru yorumlayan ve doğru yerde kullanan işletmelerin çok ciddi rekabet avantajı yakaladığını söylemek yanlış olmaz. Peki bireyler, küçük işletmeler maliyetlerini çok yükseltmeden büyük veriden nasıl faydalanabilirler? Bu konuda 5 tavsiyem var:

1) Google Analytics: Google’ın herkes için ücretsiz sağladığı bu hizmet için sadece ufak bir kod parçasını web sitenizin başına koymanız ve izin vermeniz yetiyor. Bu noktadan sonra Analytics’in giriş sayfasında sizi web siteniz hakkında oldukça anlamlı veriler karşılıyor.

- Web sitenize giren eşsiz ziyaretçiler,
- Web sitenizde geçirilen ortalama zaman,
- Web sitenize girişlerin yapıldığı lokasyonlar,
- Web sitenize girenlerin hangi platformları kullandığı,
- Web sitenizde en çok okunan ve tıklanan sayfaların hangileri olduğu,
- Web sitenizin hangi anahtar kelimeler ile arandığı

gibi saysız veriye rahatlıkla analytics’den ulaşmanız mümkün. Bir çok işletmenin hali hazırda kullandığı bu aracı bir çok işletme hala bilmiyor ya da yönlendirilmiyor.

2) Eposta segmentasyon analizi: Potansiyel müşterilerinize ya da var olanlara epostalar göndererek iletişim kuruyor ya da yeni tekliflerinizden bahsediyor olabilirsiniz. Ancak epostalarınızda müşterilerinizin gruplarına göre hatta mümkünse her müşteri grubunuda küçük gruplara ayırmak çok daha etkili iletişim kurmanızı sağlayacaktır. Müşterilerinizin verilerini alırken sınıflandırmayı unutmamalı ve Aweber ve mailchimp gibi programlarla gruplara özel teklifler gönderebillirsiniz. Bu tür programlar aynı zamanda giden epostaların ne kadar açıldığını, ne kadar okunduğunu ve ne kadar sitede kalındığını size raporlayabiliyor. Bu da bir sonraki teklifinizin çok daha etkin olmasını sağlayabiliyor.

3) Isı Haritası Analizi: Web sitenize giren müşterileriniz en çok neye bakıyor, en çok mouse’u nerede gezdiriyor? Hangi fotoğraf daha çok tık alabilir? Verdiğiniz tekliflerinizi kaç kişi gerçekten izliyor ve değerlendiriyor? İşte bütün bu soruların cevabını ısı haritalarıdnan alabilirsiniz. Basitçe ısı haritaları bir veriyi harita üzerinde göstererek veri ile ilgili etkileşimin nerede daha çok olduğunu görmenizi sağlıyor. Örneğin checkin verilerinizin bulunduğu swarm uygulamasının ısı haritasını yaparak son 1 ayda en çok nerelerde bulunduğunuzu görmeniz mümkün. Aynı şeyi web siteniz içinde yapabilirsiniz. Biraz bütçeli olsada crazyegg.com gibi hizmetlerden faydalanarak çok profesyonel teklifler verebilirsiniz.

4) Web sitenizin içinde arama motoru: Web sitenizi kullanan kişiler hızlı bir şekilde bir veriye ulaşmak istediklerinde eğer iç arama motorunuz yoksa oldukça fazla uğraşabilirler. Ne kadar çok uğraşırlarsa o kadar etkileşim azalabilir. Bu yüzden web sitenizin içine google custom search koyarak bu problemi bütünüyle ortadan kaldırabillirsiniz. Yıllık 100 USD kadar maliyeti olan bu uygulama sitenizi ziyaret edenlerin içeriğiniz içinde aradıklarını çok rahat bulmalarını sağlayacaktır.

5) Sosyal Medya İzleme: Sosyal medya günümüz iletişim paradigmasının en önemli oyuncusu haline geldi. İşletmelerin çoğu henüz bu gücün farkında hala varamadı. Ancak Hem yurtdışında hem de Türkiye’de sosyal medya izleme üzerine çok değerli uygulamalar var. Bu uygulamalara vereceğiniz ufak bütçeler ile bir çok iletişim krizini daha gelmeden öngörebilir, yönetebilir ve marka değerinizi dinamik olarak ölçerek kullanıcılarınızla etkileşiminizi arttırabilirsiniz.

Müşteriler Neden Alıyor? – Nöropazarlamanın Temelleri

Bu yazı ICT Media Eylül 2014 Sayısında yayınlanmıştır.

 

image credits:http://a.fastcompany.net/multisite_files/fastcompany/imagecache/1280/fc_files/2011/1769238-neurofocus-uses-neuromarketing-to-hack-your-brain-rotator.jpg

Günümüzün çok önemli bir bölümünü iş arkadaşlarımızı, sevdiklerimizi, öğrencilerimizi ve ailemizi harekete geçirmek için harcıyoruz. Eğer dikkatle izlerseniz telefonla, epostayla, yüzyüze bir şekilde sürekli birilerini harekete geçirmeye çalışıyoruz. Ne kadar mantıklı bir şey söylüyor olsak, ne kadar doğru olduğunu düşünsek yine de çoğu zaman istediğimiz sonucu alamadığımızı görebiliyoruz. Üniversite yıllarımda kitap, teknoloji, müzik cihazları gibi bir çok ürün satmakla uğraştım. O zaman aklımda tek bir soru vardı: ‘nasıl daha çok satarım?’ bu soru üzerinden çok ciddi çaba sarfederek hem deneyimlerimden hem kitaplardan hem de uzmanlardan çok fazla şey öğrendiğimi söyleyebilirim. Ancak 2005 yılında satış ve pazarlama üzerine bildiğim bir çok şey altüst oldu. Herşeyin son derece mantıklı olduğu ve iyi fiyatlanan ürünler satmaya çalışıyordum. Potansiyel müşteriler bu ürünlerle ilgileniyorlardı ancak onlardan bir türlü olumlu cevap alamıyordum ya da almam oldukça uzun sürüyordu. O yıldan sonra artık ‘ben nasıl satarım?’ sorusu ‘insanlar neden alıyorlar?’ şeklinde değişikliğie uğradı. Bu görünüşte çok küçük bir değişim gibi gözükebilir ama son 10 yılın bütün pazarlama paradigmasının bunun üzerine değiştiğini söylemek yanlış olmaz.

İnsanın nasıl karar aldığını anlamak için beyni inceleyen cihazları ve yazılımları geliştiren bilim adamları bir süre sonra sadece hastalıklar için değil günlük kararlar içinde beyni izlemeye başladılar. Bu deneyler ideal eşini arayanlardan, satın alma kararlarına, aşkın ne olduğundan, kötülük ve iyilik arasındaki farkın beyinde nasıl şekillendiğine göre değişiyordu. Manyetik Rezonans cihazlarındaki bu gelişme çok geçmeden pazarlamacılar içinde önemli bir kapı açtı ve insanların neyi neden ve ne şekilde aldıklarına dahil araştırma yapılmaya başlandı. Bu araştırmaların en ünlüsünü Martin Lindstrom ‘buyology’ adlı kitabında yayınladı ve orada, sigara içenlerin kutulardaki uyarılardan korkmak bir tarafa daha çok sigara içmeye motive olduklarını gösteren çoğumuzu şok eden araştırmalarını sundu.

Nöropazarlama beyin bilmi olan nöroloji ile pazarlamanın bir araya gelmesi ile doğdu. Daha sonra bunu kurumsal hale getirip Sales Brain şirketini kuran Christope Morin, işi bir adım öteye taşıdı. Roger Dooley, Brainfluence kitabı ile beyin ile ilgili araştırmaların nasıl gerçek hayata uyarlanacağından bahsetti. İşte o kitabın içeriğinden günlük hayatta işinize yarayabilecek bazı temel tavsiyeler:

1) Kendinizden daha az bahsedin: Tanıtımlarınızda ne kadar harika olduğunuzu, ürünün ne kadar muhteşem olduğundan bahsetmek yerine kullanacak olanların deneyimlerinden ve bu deneyimler ile nasıl problemi çözdüğünüzden bahsetmek çok daha etkili olacaktır.

2) Aşırı bilgi vermekten kaçının: Ürün ya da hizmetiniz ile ilgili her türlü bilgiyi her detayı ile vermek oldukça çekici bir dürtüdür. Ancak bu zaten kavrama sınırları olan ve gün içinde bir çok faktör ile uğraşan bir beyin için sağlıklı değildir ve karar vermesini geciktirir. Bu yüzden mümkün olduğunca müşterilerinizin muhtemel en çok üzerinde duracağı problem çözümlerine odaklanın.

3) Güçlü başlayın ve iyi bitirin: Bir sunumun ya da bir konuşmanın orta kısmı genellikle beynin en zor hatırladığı bölümdür. Bu yüzden başlangıc ve son dikkatin en üst düzeyde olduğu zamanlardır. Sunumlarınızın başını ve sonunu dikkatli hazırlayın.

4) Basit anlatın: Ürün ya da hizmetiniz ile ilgili aşırı teknik detaya girmek yerine sadece bu detayların günlük hayata nasıl uygulanacağından bahsedin. Beyin basit şeyleri çok daha kolay hatırlayacaktır.

5) Duygular en çok akılda kalanlardır: Ürün veya hizmetinizi kullanan ve memnun olan müşterilerinizden mutlaka deneyimlerini sorarak onların izinleri doğrultusunda bunu paylaşın. Sizin teknik anlatımınızdan çok daha duygusal ifadeler kullanarak tanıtımınızı daha etkin yapacaklardır.

Üniversitelerin Tercih Dönemlerinde Öğrencilerle İletişim Kurarken Göz Ardı Ettiği 3 Şey

image credits: http://4.bp.blogspot.com/-XAEosD40uYk/U5l028yOLrI/AAAAAAAAAUQ/a2J1w3vgZMA/s1600/2014-06-12-Facebook+In+App+Launch+Blunder+%25281%2529.jpg

Temmuz ayının ilk 2 haftası üniversiteler ve üniversite tercihi yapan öğrenciler ve aileleri açısından oldukça hareketli geçiyor. Aileler çocuklarının puan durumlarına göre en iyi eğitimi mutlaka alması gerektiğini düşünüyor. Vakıf üniversite sayısının artması ve bu konudaki rekabetin üst boyutlara taşınması ile birlikte bundan 10 yıl kadar önce çok üzerinde durulmayan tanıtım faaliyetleri bir çok üniversite için hayati önem taşımaya başladı. Üniversiteler bu süreç içerisinde belli başlı içerikleri tanıtmaya ve anlatmaya çalışıyorlar. Bunların arasında;

- Burs imkanları
- Yurt imkanları
- Sosyal imkanlar
- Öğretim Elemanlarının kalitesi
- Kampüs olanakları
- Uluslararası bağlantılar

gibi faktörler bulunuyor. Üniversiteler özellikle son 3 yıl içerisinde tercih dönemimde sosyal medyayı aktif olarak kullanmaya başladı. Öğrencilerin kafalarındaki hemen bütün sorulara canlı ve çevrimiçi cevaplar veriliyor, etkileşim artık günlerle değil saniyelerle olacak duruma geliyor. Bir çok üniversitede sadece tercih dönemi için ayrıca bir sosyal medya stratejisi belirleniyor. Bu sene şöyle bir baktığımız zaman üniversitelerin öğrencilere ulaştığı kanallar ve ulaşma şekilleri aşağı yukarı şu şekilde gerçekleşiyor,

Facebook: Beğeni sayfası, üniversite imkanları ile ilgili ağırlıklı olarak fotoğraflar, üniversite fiziksel olanakları tanıtım videoları, başarılı mezun profilleri, üniversitenin ulusal ve uluslararası başarılarının anlatıldığı haberler ve bültenler, öğrenci klüpleri ve etkinlikleri

Twitter: Paylaşılan anlık etkileşim fotoğrafları, üniversite ile ilgili başarı hikayeleri, üniversitenin daha önce kazandığı başarılar ve bununla ilgili haberler

Youtube: Üniversitenin genel tanıtım videosu, bölüm tanıtım videoları, sosyal imkanları ile ilgili videolar, tercih dönemi için viral bir video, öğretim elemanları ve öğrencilerin etkinlik videoları

Linkedin: Üniversite kurum hedefleri, üniversite tanıtım kataloğu, mezunların başarıları, akademik başarılar

Instagram: Üniversite içerisinde çekilen manzara fotoğrafları, öğrencilerin çektiği fotoğraflar, etkinlik görüntüleri, ünlü isimlerin üniversiteyi ziyaret fotoğrafları, öğrenci klüplerinin başarılı etkinlik görüntüleri

Bu yazılanların elbette fazlasını yapan üniversiteler mevcut ancak genel profil olarak ulaşma kanalları bu şekilde gerçekleşiyor. Ancak bu şekilde öğrenciye ulaşım ne kadar etkili oluyor? Etkileşimi arttıran başka yollar olabilir mi? Kendi gözlemlerime dayaranak gözden kaçabilecek bazı durumları belirtmek istedim:

1) Sosyal medya iletişimi yoğunluğunun bütün seneye yayılmaması: Üniversitelerin tercih dönemlerinde çok yoğun sosyal medya kullanması anlaşılır bir strateji ancak bu yoğunluğu hiç düşürmeden bütün döneme yaymak çok daha etkili bir strateji olabilir. Sonuçta temmuz ayında verilen mesaj sayısı, mesaj yoğunluğu ve bilgi karmaşası çok daha fazla olabiliyor. Bu sonuç olarak mesajın etkinliğini düşürüp ulaşma maliyetlerini arttırıyor.

2) Sosyal medyada ‘gençleri anlıyoruz onlar gibiyiz’ bakış açısının yaygın olması: Üniversiteler 17 yaşında bir öğrencinin ve ailesinin psikolojisini göz önüne alarak onların davranış şekilleri ile kendilerini ifade etmeye çalışıyorlar. Tabi bu çoğu zaman oldukça ilginç durumların ortaya çıkmasına sebep olabiliyor. Kampüste selfie çeken öğrencilere ödül veren üniversiteler, öğrencileri ile birlikte çimlerde dans eden akademisyenler, kampüste özgürce atlayıp zıplayan çatılara çıkan öğrenciler gibi. Empati kurmak iletişimin en temel kurallarından bir tanesidir ancak her üniversite bunu yaparken kendi örgüt ikliminide düşünerek hareket etmesi gerekiyor. Her üniversite insanların zihninde nasıl konumlanmak istediğine karar verip oluşturmak istediği iklim ile kendini ifade ederse çok daha samimi tanıtımlar yapabilirler.

3) Akademik başarıların sadece sıralamalar ile ifade edilmesi: Üniversiteler tercih dönemlerinde bolca ulusal ya da uluslararası derecelendirme kuruluşlarının yaptığı akreditasyonlardaki sıralama ile övünerek kendilerini ifade ederler. Sıralama vermek zihinde çok daha kolay kalabilmeyi sağlamaktadır. Yani biz şu eğitimleri çok iyi veriyoruz demek yerine bu eğitimlerde X kuruluşunun yaptığı değerlendirmede 2. olduk demek daha net bir ifade olmaktadır. Ancak o kadar çok derecelendirme yapan kurum ve kuruluş ortaya çıkmıştırki her üniversite mutlaka bir şeyde ya 1. ya da 2. olmaktadır hatta yeni kurulan üniversiteler bile bazı derecelendirmelerde yukarıda olduğunu ifade etmektedir. Eğitimin ve eğitmenin kalitesini ifade etmek sadece akademik ünvanlar veya bu tür derecelendirmeler ile değil eğitim deneyimin nasıl olduğunu bütün sene boyunca ulaşılabilir hale getirmekle çok daha etkili olabilir. Amerika’da ve Avrupa’da bir çok iyi üniversite ders ortamını, derslerini ve bütün dönem programlarını dünyaya açarak derslerdeki deneyimleri paylaşıyorlar. Bu tür bir program yapma sıralama ve derecelendirme sonuçlarından çok daha etkili olabilir.

 

Sosyal Medya Artık “Sanal Dünya” Değildir. Neden mi?

Bu yazı ICT Media Dergisinin Aralık 2013 Sayısında yayınlanmıştır. 

image credits: http://allthingsd.com/files/2011/10/Coffee-Power-Workclub-Workers-380×254.png

Sosyal medya hayatımıza 2007 yılında ilk olarak Facebook ile girmeye başladı. Önceleri evimizdeki bilgisayarımızda akşamları bağlanarak o anki ne yaptığımızı paylaştığımız sosyal mecra; internet hızının artması, mobil cihazların ortaya çıkması ile artık hayatımızın bir uzantısı haline geldi. Nerede olduğumuzun bir önemi olmadan o anla ilgili paylaşım yapmamız artık çok kolay ve maliyetsiz hale geldi. Eskiden gerçek hayatımızı etkileyen şeyleri sosyal mecralar yolu ile paylaşırken artık sosyal mecralarda paylaştığımız şeyler gerçek hayatımızı etkilemeye başladı. Sosyal medya ile ilgili tartışmalar ve eğitimlerde genellikle bu mecra “dijital ortam” olarak nitelendiriliyor. Bu belki bu işin ilk başladığı zamanlar için söylenebilirdi ancak geldiğimiz noktada artık sosyal medyanın bir “dijital ortam” ya da “sanal dünya” değil tam tersine hayatımızın en önemli faktörlerinden bir tanesi olduğu söylenebilir. Peki nasıl oldu da bu noktaya geldik?

1990 – 2000 yıllarında internetin hayatımıza yeni girmeye başladığı zamanlarda bilgisayarlarımız üzerine dantel koyduğumuz ve evimizin bir köşesinde duran mobilyalar gibiydi. O zamanlar bankalarda işinizi halletmek için bizzat kendiniz gitmek zorundaydınız. Çiçek ve yemek siparişlerinizi telefon yoluyla veriyordunuz. Sosyal mecra kavramı yoktu sadece sosyal anlamda iletişim kurulan internete bağlı ICQ ve MSN messenger gibi platformlar vardı. Bu platformlardaki çoğu kişi kendi gerçek kimliğini kullanmıyordu ve kullanmakta istemiyordu. Internet üzerinde sosyalleşmekten ya da paylaşımlardan bahsetmek için hiç bir ortam yoktu. Paylaşımlar sadece kişiler arasında oluyordu.

2000 -2007 yıllarında internet kullanımının 5 katına çıkması, internet hızının 10 kattan fazla hızlanması ve kablosuz bağlantıların ortaya çıkması ile artık diz üstü bilgisayarlar kafelerde ve açık alanlarda görülmeye başlandı. Kablosuz bağlantı teknolojileri ile artık fotoğrafları bilgisayar ortamına aktarmak daha kolay hale geldi. Bu durumda insanlar fotoğraflarını göndermek ve paylaşmak için uygulamalar edinmeye ve bilgisayalarını bunun için kullanmaya başladılar. Sosyal mecralar; bloglar, facebook, myspace ve twitter gibi araçlarla yavaşça ancak artan bir hızda genişlemeye başladı. İnsanlar yaşadıkları deneyimleri eve gidince internet üzerinden paylaşmaya başladılar.

2007-2013 yıllarında mobil cihaz kullanımındaki inanılmaz hızlı yükseliş, sosyal mecraları da bambaşka bir düzeye taşıdı. artan mobil internet hızı ile birlikte artık insanlar nerdeyse bütün ihtiyaçlarını mobil cihazlar üzerinden görmeye başladılar. Kurumlarda bunlarla ilgili uygulamalar geliştirmeye başladı. Artık sosyal mecra her an her saniye yanımızda olmaya başladı. Bir kazayı, bir konseri, unutulmaz bir anı resmen anlık olarak paylaşmaya başladık. Günlük ve anlık iletişimlerimizin nerdeyse tamamı sosyal mecralar yoluyla yapılmaya başlandı. Toplu oturduğunuz yerlerde bolca mail gelme sesi, facebook iletileri ve whatsapp sesleri duymaya başladık. Nerdeyse yüzyüze iletişimden çok daha fazla sosyal mecralar üzerinden iletişim sağlanmaya başlandı. Bundan 15 yıl öncesine göre en büyük değişim ise insanların artık bizzat kendi istekleri ile isimlerini, yerlerini ve yaptıklarını paylaşmaları oldu.

Son gelinen noktada sosyal mecralar artık kesinlikle “sanal dünya” ayrımından kurtulmuş gözüküyor. Sosyal mecralara artık böyle bakmamız gerekiyor. Bunun sebeplerini özetlersem:

1) Sosyal mecralar, bir mecradan önce sosyal platformlardır.
2) Etkileşimi sağlayan şey yazılımlar değil insan iletişimidir. Yazılımlar sadece etkileşimi kolaylaştırmaktadır.
3) Her sosyal mecra gerçek hayattaki ayrı bir ihtiyaca cevap vermektedir.
4) Sosyal mecralar aslında bilgisayar ve insanlar arasındaki ilişkiyide göz önüne aldığından dijital ekosistem ve dijital vatandaşlık kavramları önem kazanmıştır.
5) Sosyal mecralar artık paylaşımdan öte kendini ifade etme ve geri bildirim alma yeridir.

Sonuç olarak sosyal mecraların değişen paradigması yazılımlarla değil, iletişimin değişen paradigması ile alakalıdır. Değişen iletişim paradigması ve araçların ortaya çıkmasını sağlamaktadır.

Girişimci Terapisi: Girişimciler Her Ay Hangi Soruları Kendilerine Sormalı?

Bu yazı ICT Media Dergisi Ocak 2014 Sayısında Yayınlanmıştır

image credits: http://www.consultaromo.com/images/psico.jpg

Değişik sektörlerde yapılan girişimleri karşılaştırdığımıza herhalde en çok revaçta olan ve üzerine konuşlan tekno-girişimler olacaktır. Bunun sebebi aslında çok basittir. Tekno-girişimler yüksek sabit yatırıma gerek duymaz, getirilerini çok hızlı bir şekilde 10 ve katlarına katlayabilirler, bitmiş ürün 3 ay ile 12 ay arasında ortaya çıkabilir ve başabaş noktası diğer tip projelere göre çok daha düşüktür. Türkiye’de de tekno-girişim projelerine verilen devlet destekleri ve yatırımcı ilgisi ile çok büyük ilgi var. Bu ilgi sayesinde özellikle son iki yılda bu tür girişimlerde çok ciddi bir artış gözüküyor. Ben şahsen yılda 300’den fazla tekno-girişim fikri dinliyorum. Ancak bu fikirlerin en az %90’ı daha maalesef yaşamadan ölmeye  mahkum gözüküyor. Bir şekilde devlet ve yatırımcı desteği bulan çoğu girişimin adını 1 yıl sonunda hiç bir yerde duyumuyoruz ve sonucunda da genellikl kapandı haberini alıyoruz.

İşte bu tür durumları azaltmak ve kaynakların daha verimli kullanılmasını sağlamak için tekno-girişimlerin her ay kendilerine terapi yapar gibi sorması gereken sorular olmalıdır. Jason Cohen 21 Aralık 2009’da yazdığı bir blog yazısında bu tür girişimlerin sorması gereken 9 sorudan bahsetmiş. Onlara kısaca göz atalım:

1) Bir cümlede: Ürününüz ne yapıyor ve onu kim alır?
2) Bir cümlede: Neden herhangi biri ürünüzü alsın? 

“Neden” en zor sorulardan bir tanesi olmaktadır. Ürün ya da hizmet için kullanıcıların vereceği anlamı ancak bu soru ortaya çıkarabilir. Onlarında umrumda olan açıkcası bu anlamdır. Bu yüzden cevaplanması gereken en kritik sorulardan bir tanesidir.

3) Satışlarınızı engellenyen en önemli yegane tek şey nedir? 

Örnek olarak: İnsanların sizi bilmemesi? fiyatlandırma? yetersiz ürün içeriği? kötü satış stratejisi?

4) Müşterilerinizden daha fazla geri bildirim almak için yapacağınız yegane tek şey nedir?

Müşterilerinizden, deneyimleri ile ilgili daha fazla geri bildirimi nasıl alabilirsiniz? Bunun üzerine daha çok düşünmeli ve ürününüzü buna göre sürekli geliştirmelisiniz

5) Şu an ürününüzünden sıfır kazanıyor olsanız hangi tarihte paranız tam olarak bitmiş olur? 

Aslında bu sorunun amacı sizin maliyetlerinizi ve aylık giderlerinizi doğru şekilde planlamaya itmek içindir.

6) Size bugün birisi 100 000 Dolar verse, gelecekteki karınızı maksimum yapmak için nereye harcardınız? 

Bazen istediğiniz sermaye çok fazla gibi gelebilir ama geldiğini düşündüğünüzde belki de yapacağınız harcama o kadar büyük değildir. İhtiyacınızı doğru anlamanız için önemli bir soru.

7) Bugün birini işe almak zorunda kalsanız, aldığınız kişinin kendi masraflarını çıkarabilmesi için onun işini ne şekilde tanımlardınız? 

İnsan kaynağı tekno-girişimlerin en önemli faktörlerinden bir tanesi olmaktadır. Ancak zaman ve maliyet kısıtları ile ilgili doğru planlama yapılmaması girişimin zorlanmasına yol açabilir. Bu planlamayı yapmak için basit ama etkili bir soru.

8) En sevmediğiniz iş süreciniz hangisidir? 

İş geliştirme sürecinde hoşuna gitmeyen, sizden zaman çalan, verimliliğinizi düşüren süreçleri çok iyi belirlemelisiniz. Teknoloji tarafını sevip, telefonla arama yapmaktan nefret mi ediyorsunuz? Sosyal medyada olmaktan hoşlanıp, epostalara cevap vermeyi sevmiyor musunuz?

9) Eğer çok önemli bir uzman ile 1 saat konuşma fırsatınız olsaydı, bu görüşmenin temel hedefi ne olurdu? Ne sormak isterdiniz? 

İşiniz için hangi bilgi önemlidir? Bu bilgiye nasıl ulaşırsınız? Bunun pratik yolu nedir? Bu tür önemli ayrıntıları öğrenmek için yine basit ama çok etkili bir soru.

Müşteriler Bir Ürün Sayfasında Nelere Bakıyor?

 

image credits: http://www.karipatterson.com/wp-content/uploads/2012/04/looking-forward.jpg

Ürünlerinizi daha büyük kitlelere ulaştırmanın en kestirme gibi gözüken yollarından bir tanesi bir eticaret sitesi açmak gibi gözükebilir. Türkiye’de eticaret kavramı bu anlamda çok yanlış anlaşılıyor. Bunun sebebi bu kurumların ya da kişilerin eticareti ürün satacak yeni bir kanal olarak görmeleri olduğunu düşünüyorum. Ancak dijital ortamda satış yapabilmek çok daha farklı faktörlere dikkat etmeyi ve çok daha farklı bir zihin yapısı ile düşünmeyi gerektiriyor.Herhangi bir üretici ya da ürün sağlayıcısı ile konuştuğunuzda 5000-6000 TL civarı bir bedel ödeyerek eticaret sitesi açarak işlerini büyüteceğini düşünüyor. Gerçekte eticaret siteleri ayrı bir operasyon ve ayrı bir strateji ile yönetilmeleri gerektiğinden en baştaki kurulum maliyetleri 200 000 TL’lere kadar çıkabiliyor.  Eğer eticaret yapıyorsanız ya da yapmayı düşünüyorsanız ürün sayfalarınızda ne olmalı? Dijital ortamın ürün sayfaları gerçek hayattaki vitrinlerden biraz daha farklı. İşte bununla ilgili dikkat edilmesi gereken bazı noktalar:
1) Ürünün maliyeti: En bariz olan veri ürünün maliyeti olmaktadır. Bu mailyeti ödeme koşulları ve avantajları ile birlikte sunmak oldukça etkili olacaktır.
2) Ürünün resimleri: Birden çok resim olması gerekiyor. Ayrıca bu resimler yüksek çözünülüklü olmalı ki ürününüzü inceleyen potansiyel müşteriler yaklaştırma ve uzaklaştırma yaparak ürünlerinizi detaylarını görebilsin. Bunun için eğer profesyonel bir fotoğrafçı değilseniz mutlaka uzman birine fotoğrafları çektirmelisiniz.
3) Ürünün Faydaları: Müşterileriniz ürününüzü alınca ne hissedecek ne görecek? Hayatlarını nasıl daha kolay hale geitrecek? Neden şimdi almaları gerekiyor? Ürününüzü eşsiz yapan şeyler nelerdir? Bunlar üzerine küçük bir paragraf yazmanız çok uygun olacaktır.
4) Ürünün içeriği: Ürün teknik özellikleri, detayları, içinde kullanılanlar, uygulanabilecek renkler, boyutlar.
5) Ulaştırma bilgisi: Ürün ne zaman kargolanacak? Hangi metot ile kargolanıyor? Kargolamak ne kadar mal oluyor? Ne kadar sürecek? Kargo durumunu izleyecek bir buton ve eposta yolu ile sürekli olarak bilgilendirme.
6) İade Politilkası: İade şartları hem kanuna uygun bir şekilde hem de sizin de üzerine koyduğunuz şartlarla birlikte açık bir şekilde ifade etmelisiniz.
7) Gizlilik ve güvenlik ayarları: Müşterilerinizi sizin web sitenizden alışveriş yapmanın neden güvenli olduğu konusunda tatmin edici ifadeler kullanmalısınız.
8) Benzer ürünler: Çapraz satış imkanlarını kullanmabilmek için alınan ürüne tamamlıyıcı olan benzer ürünler kategorisini mutlaka oluşturun. Zaten bir çok eticaret modülü bunu destekliyor. Ürün tavsiyelerinin oldukça etkili olduğu ve ortalamada satışları %20’ye kadar arttırdığını biliyoruz.
9) Sosyal Medya Butonları: Müşterileriniz sosyal medya butonlarını bir eticaret sitesinde direkt olarak aramayabilir ancak siz yine de ürününüzle alakalı bir paylaşım yapmak isteyen birinin sürecini kolaylaştırmalısınız. Özellikle twitter, facebook butonlarının mutlaka bulunması gerekir.
10) Satın Al Butonları(Aksiyon Butonları): Eticaret sitelerinin en önemli eksiklerinden bir tanesi belki de ayrı bir yazı olarak üzerine çok şey yazılacak en önemli maddesinin bu olduğunu düşünüyorum. Aslında ilk bakışta müşterilerinize ŞİMDİ ALIN ya da SEPETE EKLEYİN yazılmasının ne gibi bir önemi olduğunu düşünüyor olabilirsiniz ancak araştırmalar bu butonların renginden sayfa üzerinde durduğu yere hatta ortaya çıktığı zamana kadar satışları %10 ile %50’ye kadar etkileyebildiğini ortaya koyuyor. Bunu etkili bir şekilde yapmanın en iyi yolu bu tür butonların mutlaka rengini, şeklini ve yerini değiştirerek dönüşümünüze nasıl etki ettiğini sürekli olarak test etmelisiniz.
Yukarıdaki maddeler size oldukça bariz gibi gözükebilir. Ancak eticaret sitelerinin yüzde 80’den fazlasında bu faktörlerin çoğu unutuluyor, kullanılmıyor veya bağlantıları çalışmıyor. Ayrıca dikkatli bir şekilde incelenirse bu maddeler zaten eticaret sitesinin normal satıştan çok daha farklı olan faktörlerini gözler önüne seriyor. Bu maddeler sadece yazılım kodlarından ibaret değil, üzerine ayrıca düşünülmesi ve arka planda operasyonuna özellikle dikkat edilmesi gereken faktörler olarak değerlendirilmelidir.

Bütün İş Süreçlerini Değiştirecek 3 Rahatsız Edici Teknoloji

Bu yazı ICT Media Dergisi Temmuz 2014 sayısında yayınlanmıştır.  

image credits:http://2.bp.blogspot.com/-0Xc4FUcH_PI/TzjwdpSPYBI/AAAAAAAABag/6Zbfg0NfWFQ/s1600/paradigm_shift_Gethsemane.jpg

Her gün işinize ya da okulunuza rahatlıkla gidiyor geliyorsunuz. Akşam evinizde koltuğunuzdan bütün her türlü haberi rahatlıkla alabiliyorsunuz. Bir çok bankacılık ve devlet işlemlerini elektronik ortamda halledebiliyorsunuz. Arabanızda ve mobil cihazlarınızda GPS sayesinde gideceğiniz yerin gerçek zamanlı tarifini alabiliyorsunuz. Bir yere gitmeden o yer hakkında rafine bilgi edinebiliyorsunuz. Bütün bu kolaylıklar artık o kadar çok alışılagelmiş durumda ki bunları birer kolaylık olarak görme durumumuz bile sona ermiş gözüküyor.
Bundan yaklaşık 50 yıl önce sadece iki bilgisayar arasındaki bağlantının nasıl kurulacağına dair yapılan çalışmalar bugün hayatımızın vazgeçilmez birer parçası olarak karşımızda duruyor. Buradan yola çıkarak şu anda geliştirilen yeni teknolojilerinde bundan 5-10 yıl sonrasında hayatımıza çok ciddi etkiler yapacağından bahsedebiliriz. Dikkatle izlenmesi gereken ve bazı sektörlere büyük zarar verip bazı sektörlerinde önünü açacak olan bu teknolojiler neledir?
1) 3D İmajlama(3D imaging): Google’in Şubat 2014′de duyurduğu bu teknoloji çok ciddi bir gelecek vaadediyor. Mobil cihazınızın kamerasının ortamdaki her objeyi çok ciddi bir detayla imajlayabildiğini düşünün, şu an bunun için çok ciddi bir depolama alanı gerekiyor ancak bunun optimize edilmesi uzun sürmeyecek. Sizin vücudunuzun her hattının tarandığını ve sanal ortamda bir replikasının oluşturulduğunu düşünün, yaptığınız her hareketin sanal ortamda bire bir sizin vücudunuz şeklinde ile görebileceksiniz. Artık bir giyim mağazasına gitmek zorunda kalmadan size en uygun olan giysileri sanal ortamda üzerinizde görerek test edebileceksiniz. Artık toptan değil size özel mağazalar olacak. Eticaretin geleceği bunun üzerine kurulabilecek.
2) Vücut hareket sensörleri(Body-Motion sensors): Vücudunuzun bütün hareket detaylarının dijital dünyaya aktarıldığını düşünün. Koştuğunuzda, kolunuzu kaldırdığınızda, zıpladığınızda her hareketiniz her mimiğiniz dijital ortama gerçek zamanlı aktarılacak. Bütün uzuvlarınızla yaptığınız hareketlerin sanal dünyada birebir görülebildiğini düşünün. Yukarıda 3D imajlamada bahsettiğim üzerinizde göreceğiniz kıyafeti aynı zamanda hareketlerinize de tepki verdiğini düşünün. Yani kıyafetiniz üzerinizde sabit durmayacak sizin hareketlerinizle gerekli uyumlamaları da size gösterebilecek. Bu detaylı sensörlerle aynen Tom Cruise’un oynadığı Minority Report filmi ile gündeme gelen jestler ile ekran kontrolu, araştırmalar ve oyunlar bambaşka bir boyuta taşınacak.
3) Sanal gerçeklik kafa setleri(Headset): Sanal gerçeklik yıllardır hem sinemanın hemde kamuoyunun çok fazla üzerinde durduğu bir konu oldu. Ancak kolay gözükmesine rağmen gerçek hayat içinde iyi kullanıcı deneyimi ile uygulanması için biraz zaman geçmesi gerekiyordu. Şimdi o zaman geldi. Kickstarter’da çoklu fonlama(imece fonlama(crowdfunding) sayesinde halktan 2,5 milyon dolar fon toplayan Oculus Rift projesi artık bu hayali gerçek yapacak gibi gözüküyor. Bu isme çok dikkat edin çünkü çok kısa bir süre sonra toplu üretime geçtiği zaman üzerine yeni geliştirmeler yapılacak olan Oculus Rift bir çok konuda çok önemli ve eğlenceli çözümler vaad ediyor. İnsansız uçan ufak bir robot aracın üzerindeki kameraya kablosuz ulaşıp kafanızı sağa sola çevirerek onun gördüklerini gerçek zamanlı gördüğünüzü düşünün. Bir kurtarma operasyonunda sizin giremediğiniz bir yere giren küçük bir robotun kamerasından kaza yerini sanki içindeymiş gibi gezebileceğinizi düşünün. Oculus Rift’de şimdiden oyunlar ve ek objeler tasarlanmaya başladı.
Bu teknolojilerin değişime geçirmesi için daha önümüzde yıllar var derseniz çok yanılmış olursunuz. Çünkü bahsi geçen bütün teknolojiler şu an gerçekleşti ve beta sürümleri piyasa sürülmeye başladı. Günlük hayatımıza ve iş hayatımıza girmesi çok fazla zaman almadan özellikle yeni girişimde bulunacak olanların bu teknolojileri çok iyi takip etmesini öneriyorum.

Girişimcilerin Hangi Proje Başvuruları Kesinlikle Kabul Edilmez

 

images

Bir çok girişimci çeşitli destek arayışları ile kamu ya da özel bir çok kuruma başvurmaktadır. Ancak bu başvuruların %90′dan fazlası olumsuz olarak sonuçlanmaktadır. Bu hem girişimciler hem de kurumlar için önemli zaman kaybı anlamına gelmektedir. Kuluçka merkezleri, hızlandırıcılar, devlet destekleri olan kurumlarla ilgili dikkat edilmesi gereken bazı temel noktaları toparlamaya çalıştım:

1) Proje özeti somut olmayan muğlaklık içeren projeler

Kötü örnek: Projemiz öğrencilerin daha iyi sosyal medya kullanmasını sağlayacaktır.

Başvuru formunda mutlaka projenin daha somut bir şekilde tanımlanması beklenir.
İyi örnek: Proje X, her hangi bir mekanda check-in yapan arkadaşlarına hediye gönderilmesini sağlayan bir mobil uygulamadır.

Başka başarısız proje özeti örnekleri: (Proje özeti yerine TEMENNİ yapılması)

- Tüketimi daha etik hale getireceğiz
- Eğitimde büyük devrim yaratacağız
- Enerji sarfiyatını indireceğiz vs.

2) Projenin özünde bulunması gereken bir uzmanlığın mutlaka proje ortaklarının bir tanesinde bulunması beklenir. 

Örnek: Web ya da mobil yazılım projesi ile başvuran 2 kişiden hiçbirinde yazılım bilgisi olmaması reddedilmelerini sağlamaktadır.

3) Projenin tek ihtiyacı fon ya da finansman olduğu durumlar: Proje başvurusunda sadece fon isteği yer alıyor başka bir konuda yardım istenmiyorsa ilgili yönlendirmeler yapılır ancak çok yenilikçi bir proje değilse sürece dahil edilmez. 

4) Hiç bir pazar öngörüsü olmayan projeler. İlk başvuru formunda detaylı bir pazar araştırması yapılması doğal olarak beklenmemektedir. Ancak şu tür ifadeler proje sahiplerinin ciddiyeti konusunda soru işaretleri gösterir: 

- Pazarımız bütün Türkiye
- Bütün kadınlar
- Bütün dünya
- Bütün İzmir

Bu tür önermelerde bulunan proje sahipleri yine geri bildirim verilerek geri çevrilir.

5) Bulunduğu lokasyonun destek verilecek şehirden uzak olan projeler. Destek veren kuruluşun bulunduğu şehrin dışından olup ofis ya da fiziksel destek isteyen projelere şu an ki şartlar itibari ile destek olunması imkansız olduğundan geri çevrilmektedir. 

6) Başvuru formunu yarım dolduran ve bir çok alanı boş bırakan projeler. Bir girişimin en önemli motivasyonu sabır ve sebat olduğundan bu ciddiyeti göstermeyen başvuru formları da geri çevrilir. 

İşinizi Büyütmek İçin Vazgeçmeniz Gereken 3 Şey

images

 

İster iş kurmak isteyin ister işinizi kurmuş olun, hayatta kalmanın en önemli unsurlarından bir tanesi sağlıklı olarak işinizi büyütmekte yatıyor. İş geliştirme danışmanı olarak bir çok firma ile çalıştığımda gördüğüm bazı kritik hatalar var. Bunları sizler için elimden geldiğince toparlamaya çalıştım.

1) “Satış Ekibi” Olayı: Bir iş kurduğunuzda ya da var olan bir işiniz varsa eskiden kalma alışkanlıklardan dolayı mutlaka bir -satış ekibi- ya da tam olarak farkı anlaşılmasa da -pazarlama ekibi- kurulur. Kendi işiniz içerisinde organizasyonun etkinliği ve operasyon akışı açısından böyle bir şey yapmanızda sakınca yok. Ancak bir düşünün size herhangi bir firmadan gelen biri “İyi günler …. hanım ben …. firmasının satış ekibinden ….” dediği zaman kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Zihninizin derinliklerinde bir defans oluştuğunuzu farkettiniz mi?

Satış ekibi söyleniş ve konumu itibariyle sanki tek işi sadece ürünü karşı tarafa ulaştırmak ve onu en hızlı şekilde paraya çevirmek olan kişiler olarak algılanıyor. Bu tanımı bir çok firmada kendi gayet net olarak benimsiyor. Ancak bu yüzden satış ekiplerinde hem çok fazla giriş-çıkış hem de istenilen başarının yakalanamadığını görüyoruz. Satış yapmanın temelinde bizim anladığımız anlamda satış yoktur. Bir hizmet ya da ürünü sunmanın temelinde yatan şey bir acıyı dindirmek ya da bir problemi çözmektir. Eğer satış ekibinizi sadece para odaklı yaparsanız acıyı dindirme ve problemi çözme geride kalır.

 

2) Uzun ve sürekli toplantılar: Toplantı kelimesi o kadar çok dilimize ve kültürümüze yerleşti ki bu kelimenin temel anlamını unutmuş gözüküyoruz. Genelde -toplantı- dendiğinde akla gelen bir birimin ya da şirketin belli kısımlarının bir araya gelerek bir rapor vermesi ya da bir problemin nasıl çözüleceği üzerine konuşulan süreç anlaşılıyor. Ancak toplantının temeli karşılıklı olarak ve bilerek isteyerek bir araya gelmektir. Temelinde yatan istek ise iletişimdir. Toplantılar bir hesap verme, tabirimi maruz görün ama kalaylama, şirket politikarının ve egolu patronların sürekli kuralları ve isteklerini söyledikleri bir yere dönerse bu iletişim değil bir monolog olur. Ayrıca ne kadar sık toplantı yapılırsa monolog daha çok artar ve toplanmanın değeri ve temel hedefi etkisini kaybeder. Toplantılarınızı belli gün ve zamanla sınırlayın. Toplantının temel hedefini karşılıklı iletişim ve çözüm odaklı olacak şekilde gerçekleştirin.

 

3) “Bugüne kadar böyle yapıyorduk” olayı: İş geliştirme yaptığım bir çok firmada en çok duyduğum sözlerden bir tanesi bu oluyor. Bir şeyi değiştirme ya da yenileme noktasına geldiğimiz zaman hali hazırda çalışmayan bir şeyi neden yaptıklarını sorduğumda “Bugüne kadar böyle yapılmış” şeklinde cevap aldığım çok oluyor. Çok sevdiğim bir söz var: “Hep aynı şeyi denerseniz hep aynı sonucu alırsınız”. Aldığınız sonuçtan memnun değilseniz size yük olmasın diye kaçtığınız yenilik ihtiyacı emin olun size çok daha fazla zararla geri dönmektedir. Hep aynı şeyi yapmanın vermiş olduğu o psikolojik konfordan çıkarak mutlaka yeni şeyleri deneyip istediğiniz sonuçları karşılaştırmanız oldukça büyük önem taşımaktadır.

Hastalanığınızı Anlayan T-Shirtler Ne Zaman Piyasada Olacak?

image credits: http://www.bloomberg.com/image/iT_uS4YJyThE.jpg

Bu yazı ICT Media Dergisi Mayıs sayısında yayınlanmıştır.

Bundan sonraki 10 yılda hayatımızı en çok şekillendirecek ve direkt etki edecek teknolojilerden en önemlisinin giyilebilir teknolojiler olduğunu söylemek yanlış olmaz. Özellikle son yıllarda internetin artık bir modem bağlantısından çıkıp nerdeyse her neyseye bağlanabiliyor olması giyilebilir teknolojilerin teknolojilerin çok daha hızlı gelişmesini sağlayacak gibi durmaktadır. 

Giyilebilir teknoloji nedir? Adından da çok rahat anlaşılacağı gibi giyebileceğiniz nesnelerin hayatınızı kolaylaştıracak teknolojilere sahip olması şeklinde tanımlanabilir. Şimdilik bu kategoriye dahil olan nesneler: saatler, kumaş ve tekstil, ayakkabı, yüzükler, gözlükler şeklinde gözüküyor. 

Giyilebilir teknolojilerin geleceğinde çok daha farklı nesnelerle de göreceğimize eminim ancak şimdilik basitçe giyilebilir teknolojilerin yaratacağı etkinin günlük hayatımıza nasıl yansıyacağını basit bir dille anlatmaya çalışacağım. 

1) Sağlık: Giyilebilir teknolojiler konusunda en çok beklenti yaratan kısım özellikle günlük sağlıkla alakalı olmaktadır. Bildiğiniz gibi özellikle şeker, tansiyon gibi günlük hayatı oldukça etkileyen hastalıklarda hastanın vücudunda oluşan verilerin takibi hayati önem taşımaktadır. Şeker düzeyinin yükselmesi, kalp ritminin bozulması, uyku problemleri, uyku apnesi, nefes alma bozuklukları gibi problemleri giyilebilir cihazlar saniye saniye izleyebilecek ve aldığı verileri yorumlayabilecek. Gerektiğinde doktorunuza bu verileri gönderebilecek ve daha da önemlisi sizi hayati bir durum ortaya çıkmadan uyarabilecek. Bu dediklerim zaten şu an var olan teknolojiler ile yapılabiliyor. Bunun daha da ilerisinde nano teknolojininde devreye girmesi ile vücudunuzda oluşan hasarları hücre yenileyici t-shirtiniz tamir edebilecek ya da şekeriniz düştüğünde size otomatik olarak inüsilin enjekte edebilecek. Bununla birlikte özellikle görme, işitme, yürüme engeli olan insanlar için giyilebilir teknolojiler çok büyük gelecek vaadediyor. Görmeyi veya işitmeyi arttırıcı nesneler, ayrıca yürüyemeyenler için dışsal robot iskeletler, engelli olanların sosyal hayat içerisinde çok daha rahat etmesini sağlayacak. 

2) Eğlence ve Spor: Dünyanın en büyük sektörlerinden bir tanesi oyun sektörü, giyilebilir teknolojileri çoktan keşfetmiş gözüküyor. Gerçek hayatta gözünüze takdığınız bir gözlük ile sanal dünya ve gerçek dünya bir araya gelerek oldukça interaktif ve gerçekçi oyunlar oynayabileceksiniz. Kalp atışı ve adrenalin düzeyine göre oyun hikayesini değiştiren oyunlar şimdiden piyasa çıkmaya başladı diyebilirim. Ayrıca taktığınız gözlükle veya lens ile gittiğiniz mağazada bütün fiyat karşılaştırmalarını ve analizlere ürünü incelerken görebileceksiniz. Size özel kampanyalar direkt olarak gözünüzün önüne lokal verilerle gelebilecek. Üzerinize giydiğiniz tekstil sizin kalp atışı ve diğer verilerinizi alarak renk değiştirebilecek. Ayakkabınız adımlarınızı sayarak hareketin vücudunuzda yarattığı etkileri anlık olarak gösterebilecek. Artık yazın terlemeyecek kışın üşümeyeceksiniz çünkü giydiğiniz tekstil akıllı olduğu için vücut ısınızı sağlıklı seviyelerde tutacak. Giydiğiniz kıyafet ile kaslarınızı sürekli olarak çalıştırabilecek ve yağlarınızı eritebileceksiniz. Emniyet kemerine gerek olmayacak çünkü üzerinizdeki kıyafet uygun bir şekilde sizin koltukla olan bağlantığınızı sağlayacak. Ayrıca çocuklarınız nereye gitti ne yapıyor ve ne durumlar diye endişelenmenize gerek olmadan onların nerede olduğunu ve sağlık durumlarını kontrol edebileceksiniz. 

3) Moda ve Tekstil: Bir teknoloji giyilebilir olunca doğal olarak en çok etkilediği alanlardan bir tanesi moda olacaktır. Bununla ilgili var olan teknolojiler bize gelecek hakkında harika fikirler veriyor. Artık telefonunuzu vücudunuzun hareketleri ile şarj edebileceksiniz. Ayrıca kirli havayı içine alıp temizleyen giyilebilir teknolojilerde çok kısa sürede ticarileşecek. Giysinizin şekli ortama göre kısmen ya da tam olarak değişebilecek. Bu teknolojiler sayesinde ses sisteminizi saatinizde veya çantanızda taşıyabileceksiniz.