Türkiye’de Silikon Vadisine Gerek Var mı?

Bu yazı ICT MEDIA dergisinin Nisan 2014 sayısında yer almıştır

image

20-22 Şubat 2014 tarihlerinde 3. kez katıldığım Etohum tarafından düzenlenen Startup Turkey etkinliğinde sevgili Serdar Kuzuloğlu’nun Silikon Vadisi hakkında söylediği kısa ama öz şeyler yıllardır söylemeye çalıştığımız zihin yapısını çok doğru şekilde özetledi. Kuzuloğlu, Silikon Vadisinin olduğu duruma gelmesinin oldukça uzun zaman aldığını ve ABD’ninde bunu başka yerlerde oluşturmak için ne kadar çaba sarf ettiyse başarısız olduğunu ifade etti. Ayrıca San Francisco halkının Silikon Vadisi’nden kaynaklı artan ev kiraları yüzünden teknoloji şirketlerinin servis arabalarını taşladıklarından ve tepki verdiklerinden de bahsetti.

Türkiye’de girişimcilik ekosistemindeki ürünler, etkinlikler ve organizasyonlar genellikle klonlara dayanıyor. En başarılı girişimlerimiz, en organize etkinliklerimiz ya da en ön plandaki kuruluşlarımızın genellikle ABD ya da Avrupa tabanlı oluşumlardan ilham aldığını söylemem sanırım yanlış olmaz. Aynı zihin yapısının Türkiye’de de İstanbul’da ne yapılıyorsa onun klonunu alma şeklinde yapılmaya çalışıldığını da kendi gözlemlerime dayanarak yapıldığını söylemem yanlış olmaz. Yazdıklarımın yanlış anlaşılmaması adına başarılı uygulamaların Türkiye’de klonlanmasına kesinlikle karşı değilim. Hatta ekosistemin hızlı gelişimi ve öğrenme etkisinin artması için bu tür şeylerin olması gerektiğini savunan biriyim. Savunmaktan öte İzmir’de bu tür uygulamaları yapan bütün oluşumlara destek vermeye çalışıyorum. Ancak bir takım oluşumlardan ilham alıp geliştirmek başka bir şey, aynı şekilde kopyalanıp aynı sonuçların alınmasını istemek çok başka bir şey.

Peki bir çok üniversitenin, kamu kurumunun, yatırımcıların düştüğü bu zihin tuzakları neler? Kısaca bunlardan bahsetmekte fayda var:

1) “İstihdam yaratıyoruz” tuzağı:

Girişimilerin öncellikli hedefi istihdam yaratmak olmamalı. İstihdam sağlıklı büyüyen, beğenilen bir girişimin doğal sonucu olmalıdır. Ancak okul çağlarımızda ders geçmek için ders çalışan bir zihin yapısından bunu beklemek şimdilik çok da doğru olmayabilir. Girişimlerin temel hedefi bir problemi çözmek, bir hayali gerçekleştirmektir. Bunun kendi içindeki heyecanı, hataları ve doğruları ile süreci ilerletir. Bu sürecin doğal sonucu istihdam olarak ortaya çıkar. Ancak politika yapıcılar ve uzmanlar doğrudan istihdam yaratma yoluna giderlerse büyük bir hataya düşmüş olurlar.

2) “Vergi avantajları girişimcileri daha çok motive eder” tuzağı:

İlk bakışta gayet mantıklı gelmesine rağmen, yine yanlış odaklardan bahsediyoruz. Eğer böyle olsaydı Türkiye’nin devletin verdiği mali avantajlar açısından bir çok ülkeden daha iyi durumda olduğunu biliyoruz. Ancak bunun çıktılarını göremiyoruz. Yani iş vergi avantajlarını arttırmak, özel kanunlar çıkarmak ve daha başka yeni mali paketler getirmekle olmuyor. Vergi avantajları girişimlerin sadece avantaj olan bölgede kanuni şirket kuruluşunu yaparak oradaki yerleri boş bırakması anlamına geliyor. Türkiye’nin en popüler teknoparklarına gidin bir bakın, bir kaç başarılı örnek dışında çoğunda bir sürü bina olmasına rağmen boş olduğunu göreceksiniz, daha büyük şok ise madem boş dur burada bir girişimimizi değerlendirelim dediğinizde hiç bir yerin boş olmadığı süprizi ile karşılaşacaksınız. Yani teknopark gibi oluşumların çoğu dolu ama boş. Amaç iyi birer girişim yaratmak değil, vergi ve diğer avantajlardan daha çok faydalanmak şeklinde olmuş.

3) “Ucuz ofis ve altyapı sağlarsak girişimler artar” tuzağı:

Girişimilere yüksek hızlı internet bağlantısı, güzel bir ofis, iyi havalandırma, kahve çay yapan bir makine verilirse daha çok girişimin çekilebileceği düşüncesi yine mantıklı gözükmesine rağmen işin özünden çok uzaktadır. Ancak bu kadar fiziksel imkanlara çoğu ölü olan yatırımlar yapmak yerine, etkileşimi sağlayacak uzmanlar, yatırım yapacak yatırımcılar, müşteri bulacak CEO’lar, yönlendirme yapacak mentorlar ve herkesin bir araya gelmesini sağlayacak etkinliklere bütçe ayrılması çok daha doğru olacaktır.

4) “Yatırımcı organizasyonu kuralım, girişimciler yatırım alır” tuzağı:

Özellikle Türkiye’de girişimcilerin kendilerinin en çok belirttiği problem sermaye eksiği olduğu için mali yatırım ve yatırım desteklerine çok büyük önem veriliyor. O kadar çok önem veriliyor ki bunlar olduğu zaman harika girişimlerin ortaya çıkacağını ve dünya çapında Türkiye’nin yerinin değişeceğine inanıyoruz. Girişimler için sermaye desteği elbette büyük önem arz ediyor ancak yatırım yapacak olan bireyler ve kurumlar eskilerin sözü ile “babalarının hayrına” yatırım yapmıyorlar. Onlara birbirinden zeki ve tutkulu mühendisler, işini bilen tasarımcılar ve iş geliştiriciler sunmak, projeyi doğru şekilde yönlendirmek ve ticarileşmesine yardımcı olmayı sağlayacak bağlantıları oluşturmak çok daha büyük önem taşımaktadır.

2014 İçin 4 Önemli Bilişim Trendi

Bu yazı ICT Media dergisinin Mart 2014 sayısında yayınlanmıştır.

Yıllar geçtikçe bilişim dünyasındaki gelişim hızının logaritmik olarak yani hızlanarak arttığını biliyoruz ve gözlemliyoruz. Aslında bu kendi kendini besleyen bir süreç, transistörler küçülüyor, güçleniyor bu şekilde daha güçlü daha akıllı makinalar üretilebiliyor. Üretilen bu makinalar çiplerin daha da küçülmesini ve güçlenmesini sağlayan alt yapının gelişiminde kullanılıyor. Bir çok önemli global marka yöneticisi bütünüyle sanayiye dayalı olan şirketlerin 10 yıl içinde kapanacağını söylemeye başladı. Her sektörde bir bilişim dönüşümü yaşandığı su götürmez bir gerçek, işin kötüsü bunu iyi izlemezseniz eninde sonunda sizinde işiniz, girişiminiz ve geleceğinizle ilgilli önemli tehditler ile karşılaşabilirsiniz.

Biraz korkutucu bir giriş yaptığımı kabul ediyorum ancak bilginin dönüşümü ve uygulamaya dönmesi günümüz için en kritik süreçlerden bir tanesi olmaktadır. Uzun lafın kısası bu gelişen trendlerle alakalı bilgi sahibi olmak her iş alanı için büyük önem arz ediyor.

2013’de yapılan dünyanın en büyük bilişim etkinliklerinden bir tanesi olan CES’te oldukça ilginç teknolojiler ile karşılaşıldı. Bunların bir çoğu yaklaşık 7-8 yıldır ARGE aşamasında devam ediyordu. Bir çok önemli teknoloji 2014 yılı itibari ile son kullanıcılar ile buluşacak hale geldi. Bunlar arasında en göze bakan 4 teknolojiden özellikle bahsetmek istiyorum. Bu 4 teknoloji diğerlerine göre çok daha yakın bir gelecekte hayatlarımıza çok daha hızlı girecek gibi duruyor.

1) Mobilite: Mobil cihazlar ve mobil uygulamalardaki gelişimi hepimiz nefesimizi tutarak izliyoruz. Mobilte derken, mobil oyunlardan ya da uygulamalardan bahsetmiyorum. Bundan çok daha fazlasından yani mobil cihazların oturarak ya da bir yere bağlı olarak çalışmayı bütünüyle ortadan kaldırmasından bahsediyorum. Konferans, toplantı, raporlama, denetim, muhasebe hatta Ik faaliyetleri bile mobile taşınacak hale gelecek. Şirketler için kira ve ofis mobilyası gibi maliyetlerin düşmesi ile belki de çalışanlar daha fazla kazanarak daha katma değerli işler üretebilecekler. Ancak 5 yıl içinde bankalardaki ön banko memurları, ön muhasebe elemanları ve bir çok devlet memurunun yerini bu tür teknolojilerin de alacağını belirtmeden geçemeyeceğim.

2) Giyilebilir Teknolojiler: Sanırım şu an en popüler olan ve gelecekte günlük hayatımızda en bariz şekilde göreceğimiz teknoloji giyilebilir teknolojiler olacak. Kolunuzdaki saat, akıllı telefonunuz ile bağlantıya geçerek size kalp atışınız hakkında bilgi verecek ve izleyecek. Giydiğiniz tshirt vücut ısınıza göre kendini ayarlayarak terlemenizi ya da üşümenizi engelleyecek. Artık gözlük değil nanometrik devreler içeren lensler takarak çevrenizdeki herşey ile ilgili bilgi alabileceksiniz. Elinize giydiğiniz eldiven sizin kanınızdaki şeker düzeyini ölçebilecek. Giydiğiniz pantolon cebinizdeki akıllı telefonunuzu şarj edebilecek. Aslında bu durum moda sektörüne de yansıyacak. Giyilebilir teknoloji moda trendlerine de uyduğu zaman daha fazla kişi tarafından kullanılmaya başlayacak. Nanoteknolojinin en çok tüketiciye inmiş hallerinden bir tanesini giyilebilir teknolojide görebiliriz.

3) Jestler ile Kontrol: Parmağınızdaki bir yüzük ile TV, ve internete bağlı cihazlarınızı hareketlerinizle kontrol edebileceksiniz. Arkadaşlarınızla sadece jestlerinizi kullanarak oyunlar oynayacaksınız. Evdeki hemen her cihazı bu şekilde kontrol edebileceksiniz. Kolunuza takdığınız kolluk sinirlerinizdeki elektirik sinyallerini okuyacak ve böylece cihazları kontrol edebileceksiniz. Kolunuzu bir silah haline getirip oyun oynayacaksınız. Sunumunuzu el hareketleriniz ile şekillendireceksiniz.

4) İnteraktif Asistan: Ses tanıma teknolojisi artık daha çok gelişti. Hala istenilen noktaya geldiği söylenemez ama 2014 itibari ile ortalama bir arabada bile ses ile komut çalışacak. Dikte programları daha çok gelişecek ve söylediğinizi hemen dijital ortama aktaracak, aktarmakla kalmayacak başka bir dile hemen çevirebilecek. Arabınıza “en az yakıt yakacağım yolu tarif et” dediğinizde bunu yerine getirecek. Sizin kullanım alışkanlıklarınıza bakarak size gerekli uyarları yapacak. Akıllı telefonlarda şu an var olan asistanlar daha da çok gelişecek. “300 kalori yakmam için ne kadar koşmalıyım?” sorusuna cevap verecek. Size rota belirleyecek.

Bütün bu gelişmeler şu an tıkanmış olan yazılım sektörününde önünü açacak. Artık yazılımlar yukarıda bahsettiğim teknolojiler üzerine genişleyecek. Ayrıca bu teknolojiler; tarım, turizm, enerji, moda gibi alanlarda kullanılmaya başlayacak. İşin daha önemli tarafı bu teknolojiler bir bilim kurgu ya da yakın gelecek değil çoktan var olan ve kullanılmaya başlayan teknoljiler. Bu yüzden işlerinizi bu yönde yönlendirmeniz bundan 5 yıl sonrası için oldukça önem kazanacaktır.

Bir Koro Bana Liderlik Üzerine Nasıl İlham Verdi?

 

Her şey 2013 mayısında öğrencilerden bir tanesinin facebook hesabında şarkı söylediğini görerek başladı. Sahnede bir parçayı seslendiriyordu. O sırada ben de bunu yapmalıyım diye düşündüm. Onun sayesinde Gramofon Sanat Merkezi ile tanıştım. Başvurumu yaptıktan sonra ufak bir sınav oldum ve popüler müzik korosuna başladım.

Başlarda amacım kendimi ifade etmenin bir yolunu bulmaktı ve bunun müzikle çok iyi olacağını düşündüm. Ancak daha sonra çalışmalar başladı, konser vaktimiz geldi çattı. Gerginlik arttı. Yaklaşık 600 kişinin önünde tek başımada şarkı söyleyecektim. Şarkıma başlamadan 30 saniye önce sözleri unuttuğumu söyleyebilirim :) . Sahneye çıktım, o an inanın ne yaptığımı hatırlamıyorum. Sadece Türker hocamla bir ara göz göze gelip beni kafası ile onayladığını hatırlıyorum. İşte orada hayatımda çok şeyin değiştiğini gözlemlemeye başladım.

Türker hocam tek başına hem 600 kişilik bir etkinliği düzenliyor, hem bizim kendimizin bile ezberleyemediği şarkıların sıralarını biliyor, hem bizi yönlendiriyor, hem orkestrayı yönetiyor hem de seyircinin nabzını tutuyordu. Bunların hepsini bir arada yaptığını durduğum yerden çok rahatlıkla görebilliyordum. (hepimizin kişisel sorunları ile uğraşması olayın başka bir boyutuydu.)

Konser bittiğinde hepimiz tebrikleri kabul ediyorduk. Belki gelenlerin önemli bir kısmı Türker hocanın adını bile bilmiyordu. Pırıltılı sahne ışıkları arasında bizlerin yüzü daha çok gözüküyordu. Ama işte burada liderlik adına çok önemli bir ders alıyorduk: Hocamız kendi varlığı geride olmasına rağmen bizi hareket ettiriyordu. Sadece bizi değil 600 seyirci ve yaklaşık 10 kişilik profesyonel orkstranın tamamı ona bakıyordu.

Liderliğin temeli bence görünmeden itici güç olmakta yatıyor. Lider Türkiye’de bildiğimiz önde “bunu ben yaptım” şeklinde işlemiyor. Önemli olan arkada durup onunla birlikte hareket edenleri öne çıkarıp onların başarıları ile gurur duymaktan geçiyor. Yani olay görünür olmaktan değil, görünür olmadan harekete geçirmekten geçiyor. Ayrıca Türker hoca ona olan saygımızı bizi aşırı överek ya da kontrol ederek kazanmıyor. Korodaki sürecimizde inanılmaz eğleniyoruz ama gerekli olan yerlerde hocamızdan çekiniyoruz da. Bu dengeyi kurmak hiç kolay değil.

Koroda şarkı söylerken içgüdüsel olarak sesinizi daha çok çıkarmak ya da arkada kalmak isteyebilirsiniz. Ancak büyük hataya düşersiniz, siz yanınızdakini, yanınızdaki sizi dinlemek zorunda ve ortaya çıkan ses TEK bir ses olmak zorunda. Yani egonuzu bir yere bırakmanız gerekiyor. Müziğin en küçük ayrıntılarında bile ses varken ve ses yokken hep birlikte hareket etmeniz gerekiyor. Ayrıca herkesin sadece kendi bölümünü değil diğer seslerinde bölümlerini bilmesi ve ona göre hareket etmesi gerekiyor. Türker hocamın dediği gibi “iyi bir korist kendi bölümünü değil diğerlerinin de bölümünü bilmelidir.”

Bu muhteşem deneyimi bana yaşatan koro arkadaşlarıma, Gramofon Sanat Merkezine ve tabi ki Türker hocama teşekkür ederim.

İlerlemenizi Engelleyen 7 Bilişim Alışkanlığı

Bu yazı ICT Media dergisi Kasım sayısında yayınlanmıştır. 

image from: http://workwithdavidwood.com/wp-content/uploads/2013/05/habits.jpg

Bilişimin hayatımızın her alanına işlerimizden ilişkilerimize kadar girdiğini artık bilmeyen kalmadı. Özellikle büyük şehirlerde yaşayanların sabah kalktığında akıllı telefonuna bakması ile başlayan süreç, gün içinde bolca eposta denetleme, facebookda vakit geçirme, haberleri okuma, o çok acil olan dosyayı ilgiliye gönderme ve gece geç saatlere kadar ilginç tweetleri okuyarak devam ediyor. Bütün bunların hayatımızı kolaylaştırdığı ve paylaşılan bilgiyi arttırdığı kesin, ancak her güzel şey gibi bu da yanında bazı maliyetlerle geliyor. Bilişim alışkanlıklarımızdan hangileri bizleri ileri götürmek yerine yerimizde saymamızı ya da geriye gitmemizi sağlıyor. Benim tespitlerim şöyle:
1) Hiç bir zaman aramayacağınız ve sizi de aramayacak olan insanların telefon numaralarını tutmak. Telefon rehberinizde 3000 kişi var. Kaçını sürekli arıyorsunuz? Kaçını bazen arıyorsunuz? Kaçını hiç aramıyorsunuz ve onlarında sizi arama ihtimali olmuyor. Araştırmalar telefon rehberimizdeki kişilerin sadece %5′i ile bir şekilde bağlantıda olduğumuzu söylüyor. Rehberimde dursun ne olacak demek yerine bu tür bilgilerin bir şekilde zihninizde de yer ettiğini unutmayın.
2) Sizi sinirlendiren ve rahatsız olmanızı sağlayan mesajları geriye doğru gidererek tekrar okumak. Artık iletişimin önemli bir kısmı yazılı olarak yapılıyor. Bu da yazdığımız şeylerin tarihini görebilmemizi sağlıyor. Geçen sene facebooktan doğum gününü kutladığınız arkadaşınız, tekrar kutlamaya kalktığınızda bir baktınız o sizin ki ni kutlamamış hatta size cevap bile vermemiş. Bu basit ayrıntı bile gününüzün bir kısmını problemli geçirmenizi sağlayabilir. Hatırlamanız gereken bir görüşme ya da telefon dışında bu tür şeyleri geriye dönük incelememek daha verimli olacaktır.
3) Size satış hakkında bir sürü eposta gönderen sitelere üye olmak. Sadece merak ettiğinizden ya da belki buradan güzel bir fırsat gelir bunu da kaçırmayım diyerek üye olduğunuz o sitelerden size sürekli epostalar geliyor. Sizde sürekli olarak telefonunuza bakıyorsunuz. Dikkatiniz dağılıyor. Bir dahaki eposta geldiğinde eğer sizinle çok alakası yoksa durmayın hemen üyelikten ayrılın.
4) Çok daha az özellik işinizi görürken teknolojik cihazların her zaman en güncelini almak. Yine araştırmalara göre aldığımız akıllı cihazların özelliklerinin sadece %25′ini kullanıyoruz. Almışken bu da olsun, bu da varmış yaklaşımı hem maddi hem de manevi olarak geriye götürebilir. Bir cihaz alacağınız zaman sizin için en önemli şeyin ne olduğunu iyi düşünün. Fotoğraf çekmekse sadece bu konuda gelişmiş bir cihaz alabilirsiniz. Eposta almak ve onları cevaplamaksa daha basit bir cihaz ihtiyacınız olabilir.
5) Aslında bir kaç dakika harcayarak toparlayacağınız işlerinizi her sabah bir kafede toparlamaya çalışmak. Büyük şehirlerde ofis artık hepimizin yanında olmaya başladı. Bir kafeye oturup ücretsiz internet bağlantısı ile epostalarınızı kontrol edebilir, teklif yazabilir, yazılarınızı düzenleyebilirsiniz. Bu tür bir şeyin zararı yok. Hem yer değiştirmiş oluyorsunuz hem de belki de bu şekilde daha kolay odaklanıyorsunuz. (Bu yazıyı bende bir kafede yazıyorum). Ancak günlük planlamanızı sürekli olarak bu şekilde yapmanız sizi geriye götürecektir. Bunu her gün bir alışkanlık haline getirdiğinizde size onlarca saat ve yüzlerce TL’ye malolacaktır.
6) Sosyal medyada kişilerin iş, ilişki durumu güncellemelerini sürekli olarak kontrol etmek. O pek haz almadığınız arkadaşınız çok güzel biri ile evlenmiş. Okulda sizden çok daha az başarılı olan sınıf arkadaşınız iş yerine yükselme almış. Siz yoğun çalışırken her yerde gezen ve sizden çok daha fazla kazandığını düşündüğünüz arkadaşlarınız her yerden fotoğraflar paylaşıyor. Sosyal medyaya bu şekilde baktığınızda bütün dünya size karşıymış gibi gözükebilir. Sosyal medyada olduğunuz saatleri belli zamanlar ile sınırlandırmalısınız. Ayrıca sürekli olarak arkadaşlarınızın ne yaptığına ayrıntılı bir şekilde bakmak gün içinde verimliliğinizi çok düşürebilir.
7) Bir iş sırasında ya da herhangi bir deneyimi yaşarken aşırı paylaşım yapmak. Bir arkadaşım gittiği bir konferans için 357 fotoğraf paylaşmıştı. Her fotoğraf için 1 dakika harcasa o konferans hiç yaşanmamış gibi olacaktır. Kendisine gittiği konferansta neler öğrendiğini sorduğumda başlığı dışında sağlıklı bir cevap veremedi. Sürekli olarak paylaşım yapmak zorunda değilsiniz. Araba kullanırken gelen mesaja sonra cevap verebilir, vapurdaki o güzel manzarayı fotoğraf çekip paylaşmadan da izleyebilirsiniz. Bırakın gittiğiniz tatil, yaptığınız o güzel kahvaltı sizde daha çok deneyimleri ile kalsın. Sürekli olarak paylaşım yapma isteği hem sizin diğer insanlarla olan iletişiminizi olumlsuz yönde etkileyecek hem de bazı durumlarda size zarar verebilecektir.

Bilişim Girişimlerinde Baştan Kaybeden Proje Türleri

 

Image credits: http://www.socialsecurityinsider.com/wp-content/uploads/istock_000007981541xsmall.jpg

Yılda yaklaşık 300 kadar projeyi Embryonix’de dinleme fırsatı buluyoruz. Özellikle fikir sahiplerinin heyecanlı olması ekosistem açısından oldukça motive edici oluyor. Ancak dinlediğimiz projelerin çok önemli bir kısmında o şekilde devam edilirse bir yere varmayacak ve zaman kaybına sebep olan projelerde oluyor. Kısaca bunları açıklamanın zaman kaybetmeme açısından önemli olacağını düşünüyorum:

1) Kullanıcıya herhangi bir şeyle alakalı tavsiye sunacak uygulamalar: Bilişim projelerinde ilk sorguladığım proje tipi bunlar oluyor. Son 2 senedir o kadar çok “tavsiye” eden proje dinledim ki burada ilk sırada yazma ihtiyacı duydum. Bu projeler genellikle; girilen anahtar kelimelere göre mekan tavsiyesi, check-in yaptığı yerlere göre yemek tavsiyesi, beğendiği durumlara göre giysi tavsiyesi şeklinde uzayıp gidiyor. Burada sorduğum soru çok basit: “Tavsiye mimarisini neye göre oluşturacaksınız?” Gördüğünüz gibi bu tür uygulamalarda önemli olan yazılım değil. Artık yazılım bilmenin katma değeri çok düşük, önemli olan yazılımın arkasındaki mimariyi oluşturmak. Örnek vermek gerekirse benim gittiğim yerlere göre bana tavsiye yapacaksanız bunu neye dayandırarak yaptığınız önemlidir. 3 kere köfteciye gidince bana neden 1 kahve içilen yer önereceksiniz? Bu neye dayanacak(bunun üzerine bir deney ya da akademik bir araştırma var mı?) Kaç kere gitmem gerek? Hangi bölgelerde gidersem neye göre önereceksiniz? Gördüğünüz gibi facebook, google, twitter gibi devlerin milyonlarca dolar harcadığı şey aslen budur yazılım kısmı bundan çok sonra gelir.

2) Bir sektörü, belirli kişileri ya da organizasyonu bir araya getiren sosyal ağ kurmak: Nedense özellikle son 1 senedir “biz bir sosyal ağ kuracağız” denildiğinde biraz umutsuz gözlerle karşımdakilere bakmaya başlıyorum. Çünkü “sosyal ağ” olayını her şekli ile, her türlü ve her opsiyonla yerine getiren milyarlarca dolar değerinde şirketler var. Bundan ötesi bildiğiniz 6-7 sosyal mecra var ama dünya çağında bakıldığında 10 000′den fazla sosyal ağ uygulaması olduğunu görüyoruz. Bu yüzden artık sosyal ağ kurmak yerine sosyal ağların nereye doğru hareket ettiğini düşünerek onların alt yapılarından faydalanan uygulamalar geliştirmeye çalışmak daha akıllıca olur. Kimse 1 milyardan fazla üyesi olan bir sosyal ağ varken sizin kurduğunuz ağa dahil olma isteğinde olmaz.

3) Kullanıcı Tabanlı Veriye Bağlı Olan Uygulamalar: User-generated content diye isimlendirilen ve içeriği kullancıların sağladığı uygulamalar oldukça popüler hala geldi. Facebook, twitter, foursquare, instagram, pinterest gibi sosyal ağlarda içerik kullanıcılar tarafından sağlanıyor. İçerik sağlandıkça daha çok kullanıcı oluyor, daha çok kullanıcı daha çok içerik üretiyor. Buraya kadar gayet mantıklı ancak siz “Ben bir uygulama yapacağım, mekanları kullanıcılar girecek, puan verecek böylece insanlar ona göre gidecek” derseniz, size o ilk kullanıcıları nereden bulacağınızı sormak gerekir. Yani ilk kullanıcılarınızı nasıl elde edeceksiniz? Neden sizi seçsinler? Seçmeleri için geçerli bir sebebiniz var mı? Bu soruları çok net cevaplamadığını sürece kullanıcının içerik ürettiği uygulamalar maalesef başarısız olmaya mahkumdur. (mobil uygulamalarda bir kullanıcıya sadece uygulama indirtme maliyetinin kişi başı 3 TL-5TL, işlem yaptırma maliyetinin de yaklaşık 15-20 TL olduğunu unutmayın!)

4) İş Modeli Sadece Reklam Gösterme Geliri Üzerine Olan Uygulamalar: Yine dinlediğim bir çok projede güzel içerik sağlayan projeler var. Doğal olarak nereden para kazanacakları sorusunu soruyoruz. Ancak aldığımız cevap %90 reklamlardan şeklinde oluyor. Bunu söyleyen proje sahiplerinin reklam gelirleri, bunların nasıl ve hangi koşullarda elde edildiği ve ne zaman ödendiği konusunda çok fazla bilgisi olmadığını düşünüyorum. Youtube gibi dünyanın en büyük arama motorlarından bir tanesinde, başta yayınlanan reklam EN SONUNA kadar izlendiğinde 3 kuruş ile 5 kuruş arası bir geliriniz oluyor. Yani kullanıcı videonuzu açmadan çıkan reklamda, reklam atlaya basmadan sonuna kadar reklamı izleyecek ve her izlemeden çok düşük bir para kazancaksınız. Bu durumdan ancak milyonlarca hit alan özel sanatçı hesapları ve youtube fenomenleri faydalanabiliyor. Bu sadece basit bir örnekti. Eğer reklama dayalı bir iş modeliniz varsa burada nasıl ölçekleyeceğinizi(büyüteceğinizi) çok iyi düşünmeniz gerekir. Yoksa sadece bulundurma masraflarını ancak çıkaran ve vaktinizin önemli bir kısmını alan projeler elde etmiş olursunuz. Çok zamanınız ve para kazanma isteğiniz yoksa tabi ki bu yolda devam edebilirsiniz.

 

Satış Arttırmanın En Basit 3 Yolu

Image from:http://www.blasho.com/wp-content/uploads/2010/09/cross-selling.jpg

Özellikle satışla ilgili verdiğim eğitimlerde ya da dijital ortamda bana en çok sorulan sorulardan bir tanesi satışların nasıl arttırılacağı konusunda oluyor. Takdir edersiniz ki bu soru çok genel ve cevaplanması için ayrıntılı inceleme gerektiyor. Bu incelemenin sonuçları tabi ki sektöre, firmanın yapısına, müşteri tipine ve ürüne göre önemli değişiklikler gösterebiliyor. Ancak satış arttırmak ya da bir satış mesajını etkili iletmek için bilmemiz gereken basit bir kaç yaklaşım bu konuda sizlere yardımcı olabilir.

1) Bilişsel yükü azaltın: Günlük yaşantımızda çok fazla veri ile uğraşıyoruz. Çalışacağınız ders, ödeyeceğiniz kredi, yetişeceğiniz toplantı, eşinizin dostunuz ihtiyaçları, düşünmeniz ve sıraya koymanız gereken onlarca küçük görev. Size gelen müşteri de aynı şekilde kafasında bu bilişsel yüke sahiptir. Eğer siz onun karar almasını daha zor kılarsanız, satın almasınıda zorlaştırmış olursunuz. Buna örnek olarak özellikle hizmer işletmelerini verebilirim. Bir yere yemeğe gidiyorsunuz ve “ne tavsiye edersiniz” diye garsona soruyorsunuz. Genelde benim aldığım cevap “hepsi çok güzel” şeklinde oluyor. Aslında burada çok ciddi bir satış fırsatı kaçmaktadır. Müşterileriniz ne alıyor olursa olsun sizden düzgün ve altyapılı tavsiye almaktan hoşlanacaklardır. Bilişsel yükü azaltmak için başka örnekler: kasa ödeme süresinin azaltılması, müşteriye bütün ürün portföyü yerine kısıtlı ve daha hedefli ürün portföyü sunulması, ürün teslimi ile müşterinin sürekli olarak bilgilendirilmesi, ürünün farkının görünebilir bir şekilde ifade edilmesi verilebilir.

2) Nitelikli bilgi sahibi olun: Bir çok satış görüşmesinde gözlemlediğim, satış iletişimini kuran kişinin sadece ürünün içerikleri konusunda bilgi vermesi şeklinde oluyor. Bunun yanında tabi ki müşteri ile kurduğu iletişim, iletişimin kurulduğu zaman ve yer de önemli oluyor. Ancak burada en çok gözden kaçan şey ürünün içeriğinin sağladığı anlamın ya da değerin aktarılmaması oluyor. Bir ürün ya da hizmet hakkında ne kadar derin ve nitelikli bilgi sahibi olursanız karşınızdakinin ikna olması o kadar kolaylaşır. Örneğin iki TV var. İkisi de 80 ekran ve özellikleri birbiri ile benzeşiyor olsun. Bu tür durumlarda genellikle satış yapan kişi TV’nin markasına odaklanıyor. Bu marka daha iyi, bu daha güzel gösteriyor, bunun görüntü kalitesi daha fazla gibi. Burada nitelikli bilgi için “neden görüntü kalitesi daha iyi” sorusunun cevaplanması gerekiyor. Buradaki cevap piksel sayısı olabilir. Müşteriye öncellikle görüntü kalitesi ile piksel arasındaki bağlantı basit bir şekilde anlatılır sonrasında neden görüntünün daha kaliteli olduğunu söyleyebilirsiniz. Ancak sadece “pikseli daha fazla o yüzden görüntü kalitesi iyi” demek yetmez. Bu noktada ince bir nuans olduğunu belirtelim.

3) Müşteri deneyimini mümkün olduğunca detaylı gözlemleyin: Müşteri deneyimi sevgili Uğur Özmen hocamın da dediği gibi hizmeti alırken ya da ürünü kullanırken yaşanmaz. Eğer bir kuaföre gidiyorsanız bunun deneyimi sadece orada olmaz. Saçınızla ilgili bir değişiklik yapılması gerektiği fikri ortaya çıktığı anda deneyim başlar. Saçınıza uygulama yapıldıktan sonra insanların size olan tepkileri ile devam eder. Bir müşteri bir ürün veya hizmeti almadan önce nerededir? Ne düşünür? Onu ne harekete geçirir? Hangi duyularını kullanır? Hangi süreçleri yaşar? Bunları ne kadar ayrıntılı gözlemleyebilirseniz o kadar etkili iletişim kurabilirsiniz.

Sosyal Medyada Yapmamanız Gereken 7 Şey

 *Bu yazı ICT Media dergisinin Eylül 2013 sayısında yayınlanmıştır. 

Image link: http://www.insider-trends.com/wp-content/uploads/2012/04/Fotolia_19046814_XS.jpg

Gezi olaylarından önce daha çok yemek ve arkadaş fotoğrafları paylaşılan ve var olan haberlerin takip edildiği, ayrıca TV ile birlikte düşünceleri belirtmek için bir soru ve tepki aracı olarak kullanılan sosyal mecralar, olaylardan sonra dünyada uzunca bir zamandır var olan önemini Türkiye’de de kazanmış oldu. Sosyal medyada farkındalık artışı markalarında uzunca bir süredir gündeminde. Artık yapılan her kampanya ve tanıtımın bir sosyal medya ayağı var. Ancak bu dikkatli kullanılması gereken bir araç keza yanlış bilgilendirme, yanlış yönlendirme ve tepkilerin çok hızlı yayılmasını rahatlıkla sağlayabiliyor. Sosyal medyayı daha etkili kullanabilmek ufak tefek bazı önlemler almak gerekiyor. Bu hataları yapmamaya çalışın

1) Adresi belli olmayan duygusal paylaşımlar: Eğer kendinize ait ve sadece çok yakın arkadaşlarınız olduğu bir hesabınız varsa, duygusal paylaşımlar çok problem yaratmaz. Ancak bir çoğumuzun sosyal medya hesaplarında yakın olmadığı ya da bir iş ya da profesyonel bağlantıları var. Bu yüzden muğlak, tam olarak adresi belli olmayan tepki dolu paylaşımlar sizin konumlandırmanıza zarar verebilir.

2) Küfür, Hakaret ve Ağır Sözlü Paylaşımlar: Bu tür paylaşımlar listenizdeki insanları ya da takipçilerinizi bölebilir, yeni kavgalar başlatabilir. Ayrıca kariyeriniz ve arkadaşlık ilişkileriniz adına tepkileriniz geçtiğinde yine konumlandırmanız açısından güvensizlik yaratabilir.

3) Aynı paylaşımı kısa aralıklarla sürekli olarak yapmak: Hem kurumlar hem de bireyler bu hatayı çok yapıyorlar. Hayatınızda önemli bir şey olabilir ya da kurum olarak önemli bir kampanya yapıyor olabilirsiniz. Ancak birebir aynı olan içeriği sürekli olarak paylaşmak yerine içeriği farklı boyutları ile anlatmak çok daha doğru olacaktır. Örneğin bir fotoğraf paylaşmışsanız daha sonrasında bir video ya da bir blog yazısı paylaşabilirsiniz.

4) Doğrulunu tam olarak bilmediğiniz bilgi paylaşmak : Doğruluğu tam olarak bilmek oldukça zor. Ancak yine de en azından google dan haberle ya da bilgiyle alakalı kısa bir araştırma yapmanız mümkündür. Böylece daha güvenilir kaynaklara ulaşıp bilginizi doğrulayabilirsiniz. Dezenformasyon sizi takip edenlerin güvenini düşürecek ve etkinizi azaltacaktır.

5) Tek tip paylaşımlar yapmak: Bazı sosyal medya hesaplarında; sadece fotoğraf, sadece yazı, sadece blog yazısı, sadece video, sadece muzik paylaşılabiliyor. Aslında artık bunları tekil olarak paylaşmak için çok başarılı mecralar var. Örneğin sadece fotoğraf paylaşmayı seviyorsanız, instagram, yazılar için tumblr, müzikler için soundcloud ya da last.fm i tercih edebilirsiniz. Özellikle facebookta sadece fotoğraf paylaşmak bir süre sonra sizi takip edenler aynı şekilde paylaşım görünce dikkatleri başka paylaşımlara gidebilir. Bu yüzden facebook ve twitterdaki paylaşımlarınızı içerik ve şekil açısından zengin tutmalısınız. Bununla birlikte daha iş dünyasına yönelik paylaşımlarınızı linkedin’de yapabilirsiniz.

6) Kişisel hesaplarla kurumsal hesapları birbirine çok fazla karıştırmayın: Çalıştığınız kurumu, girişiminizi elbette tanıtmak ve göstermek isterseniz bu çok doğaldır. Ancak kişisel hesabınız bir süre sonra sadece girişiminizi ya da kurumunuzu tanıtır duruma gelirse bu hem kişisel konumlandırmanıza hem de markanıza zarar verecektir.

7) Sayfa ile grubu birbirine karıştırmayın: Bir organizasyon, bir girişim ya da bir kurum için sayfa açmak özellikle facebookta sayfa açmak isteyebilirsiniz. Ancak çoğu zaman yapılan hata sayfa ile grubun birbirine karıştırılması oluyor. Grup açtığınız zaman açık ya da kapalı olarak insanların davet ederseniz ve gruba dahil olurlar. Gruplar daha çok bir şeyin üzerine tartışmak için ya da belli kişilerin sürekli olarak haberleşmesi için kullanılır. Ancak eğer bir ürün ya da hizmet tanıtıyorsanız mutlaka bir sayfa açmanız gerekir. Sayfalara dahil olabilmek için sadece beğenmek yeterlidir. Sayfayı kaç kişinin beğendiği, kaç kişinin hangi paylaşımları okuduğunu, ne zaman okudunduğu gibi bir çok istatistiği görebilirsiniz. Kısaca bir ürün veya hizmeti sayfa ile, bir organizasyonu ise grupla kontrol etmenizi öneriyorum.

Melek Yatırımcılar Gerçekte Nasıl Düşünüyor?

*Bu yazı Girişimcilik İklimi dergisinin Haziran-Temmuz-Ağustos 2013 sayısında yayınlanmıştır. 

image credits: http://banklesstimes.com/wp-content/uploads/2012/12/angel-investor.jpg

Ülkemizde melek yatırımcılık kavramı ve melek yatırımcılar oldukça gündeme oturmaya başladı. Buna devletin 15 Şubat 2013′de çıkardığı Bireysel Katılım Sermayesi(BKS) hakkındaki yönetmelik eşlik etti. Bu yönetmelik belirlenen sektörlerde BKS lisansı almış olan yatırımcılara vergi indirimi teşviki getiriyordu. Türkiye’de özellikle tekno-girişimcilere yatırım yapan 20 kadar melek yatırımcı vardı. Bunlardan 13 tanesi BKS içeriğine uygun olarak kabul edildi.

Melek yatırımcılar hakkında hem akademik ortamda, hem de girişimci etkinliklerinde bolca sohbet ediyoruz. Ancak en azından benim gördüğüm kadarı ile bazı yanlış anlaşılmalar var. Bunlarla ilgili daha net bilgi sahibi olmak yatırım almak isteyen girişimciler için çok daha iyi olabilir:

Yanlış: Melek yatırımcılar yatıracakları parayı geri istemezler. 

Doğrusu: Değil melek yatırımcı hiç kimse parasının ve zamanının boşa gitmesini istemez. Buradaki yanlış anlaşılma sanırım “melek” kelimesinden ileri geliyor. Melek denmesinin en büyük sebebi bu tür yatırımcıların finansal yatırımcıdan öte stratejik yatırımcı olmalarından kaynaklanıyor. Yani girişimciye sağladığı en önemli şey paradan öte, bilgisi, çevresi ve deneyimi oluyor. Ama her yatırımcı gibi onlarda yatırdıkları paranın daha fazla getirmesini istiyorlar.

Yanlış: Fikrimi geliştirirken melek yatırımcılardan yatırım almam mümkün

Doğrusu: Bu maalesef mümkün değil. Bir projenin basitçe 3 aşaması vardır: Ürün geliştirme-İş geliştirme ve Müşteri geliştirme. Melek yatırımcılar büyüme yeni başlayan ve haftalık %3 gibi çok yüksek büyüme potansiyeli olan projelere yatırım yapmak isterler. Bu yüzden en kötü ihtimalle ürün geliştirmenizi ve iş geliştirmenizi tamamlamış ve fatura kesecek hale(hatta fatura keser) gelmeniz gerekmektedir. Profesyonel melek yatırımcılar büyüme potansiyeli ile ilgili gayet detaylı çalışma yapıyorlar.

Yanlış: Fatura kesmeye başladım, satışta yapıyorum, yatırım alma ihtimalim yüksek

Doğrusu: Belli bir müşteri bölümü bulmuş olmanız ve satışlarınızın başlaması yatırım alma anlamına gelmiyor. Melek yatırımcılar yatırımlarını bir portföy gibi düşünürler. Örnekle açıklamaya çalışayım: 1 milyon USD’ı olan melek yatırımcı öncellikle kendine bir getiri hedefi ve kaç girişime yatırım yapmak istediğini belirler. 10 projeye yatırım yapmak istediğini düşünelim. Son 5-6 yılın verilerine baktığımız zaman haftalık %3 gibi büyük bir büyüme oranını sağlayacak projenin çıkma olasılığı %10′dur. Bu durumda 10 projeden bir tanesi 15-20 katı getiri sağlayacaktır. Yine aynı tarihsel veriler, projelerin %40 kadarının büyüme oranlarının ancak yatırımı karşıladığı, geri kalan %50 nin ise yatırımı karşılamadığı görülmüştür. Bu durumda melek yatırımcı 1 milyon USD’nin 500 bin USD’sini direkt olarak riske atmakta 400 bin USD’yi ise anca kurtarabilmektedir. Buradan çıkan mantık basittir: 10 projenin 9′undaki başarısızlık riskini 1 projenin kaldırması beklendiği için yüksek büyüme(20X-25X) melek yatırımcı için çok önemlidir.

Yanlış: Yatırımcılar için finansal tablolar en önemli içeriktir.

Doğrusu: Kısa adı finansallar olan tablolar ve hesaplar, girişim yeni kurulduğu için tümüyle beklentilere dayanır. Bu yüzden bunların hazırlanması gerekirken yatırım almanız için kesin bir şart olmamaktadır. Mükemmel finans ve istatistik bilginiz olabilir ancak yatırımcıların çok daha fazla önem verdiği faktörler: takım, sürdürülebilirlik ve fikrin yeteri kadar pazarla ölçeklenebilir olmasıdır.

Yanlış: Projemi yatırımcılara sundum ve çok beğendiler parayı hemen alacağım.

Doğrusu: Yatırım almak demek banka hesabınıza giren onbinlerce TL anlamına gelmiyor. Hatta banka hesabınızda 18 ay kadar artı olarak para beklemeniz bile doğru değil. Yatırımın öncelliği projeyi iyi bir büyüme potansiyeline ulaştırmaktır. Ayrıca yatırım alacağınız konusunda anlaşmaya varsanız bile ufak bir değerlendirme ve sözleşme sürecinden geçeceksiniz. Burada yatırımcılar sizin bu işi ne kadar istediğinizi ve başında ne kadar duracağınızı görmek isteyeceklerdir.

Yanlış: Yatırımı aldıktan sonra sürekli olarak finansmanı sağlayabilirim. 

Doğrusu: Hiç bir melek yatırımcı(en azından benim gördüklerim) projenizde 4 yıldan fazla durmaz. Projeniz beklenen büyüme oranına ulaşırsa artık risk sermayesi devreye girecektir. Hatta bunların görüşmelerini hala ortak vaziyeteyken yapmaya başlayabilirler. Bunu kişisel algılamayın. Bu halka açılmaya kadar giden sürecin doğal bir yönü olmaktadır.

Yanlış: Yatırım isterken kendime maaş yazmalıyım

Doğrusu: Bu en hassas konulardan bir tanesi olabiliyor. Sonuçta girişimci yatırım alacağı zaman, bazı iş durumlarından ya da hayatındaki önemli rutinlerden vazgeçebilecektir. Bunun içinde finansallarına maaş yazmayı istemektedir. Ancak burada ince bir nüans var: maaş her ay belli tutarda ve sabit olarak ödenen bir mebladır. Bir girişimcinin kendi girişimi için bunu istemesi yatırımcılar tarafından çok olumlu karşılanmayabilir. Bu yüzden girişimci ihtiyaçlarını giderler olarak dile getirmelidir. O projeye sahip çıkacak ve onu kaldıracak olan girişimcidir. Bu yüzden kendini ne kadar işin içine dahil edilirse finansman ve yatırım bulma olasılığı o kadar yüksek olur.

Yanlış: Yatırım aldık artık rahatlayacağız

Doğrusu: Yapılan en büyük düşünce hatalarından bir tanesi budur. Girişimciler yatırım almayı uzun süren bir lig maratonun sonu gibi görüyorlar. Ancak doğrusunu söylemek gerekirse tam tersine çok arayacakları günleri geride bırakıp çok daha farklı bir sürece girmiş oluyorlar. Daha önceden zamanlarının çoğunu ürünleri ile harcarken yatırım aldıktan sonra, müşteri bulma, müşteri geliştirme, efektif maliyet gibi konularıda düşünmeye, bu konularda hedefler koymaya ve onları sağlamaya çalışıyorlar.

Girişimciler İçin En Önemli Süreç: İş Modeli Nasıl Oluşturulur?

Image credits: http://farm8.staticflickr.com/7080/7009368359_bd5c1f8831.jpg

Girişimcileri gördüğüm sunumlarda ve toplantılarda artık fikirlerini çok daha iyi anlattıklarını görebiliyorum. Yani 3 yıl önceye göre en azından sunum anlamında bir gelişme olduğunu söyleyebilirim. Ancak bir çok sunumda girişimciler iş modeli konusunda anlatımlarını çok yetersiz yapıyorlar. Biraz ayrıntılı sorular sorduğumuzda iş modelinin sadece hayali ya da henüz elde olmayan veriler ve gerçekler üzerine kurulu olduğunu anlıyoruz.

Öncellikle her yerde kullandığımız “iş modeli” ne demek bir tanımını yapmak gerekiyor(Ne de olsa bir akademisyen yönümde var:)

İş modeli: Bir örgütün, değeri yaratmasını, teslim etmesini ve elde tutmasını sağlayan mantıksal temeldir. 

Burada örgüt üzerinde durduğumuz girişimimiz oluyor. Değer ise kullanıcıları için yarattığı iki şey olabilir: önemli bir problemi çözmek ya da yeni bir fayda sağlamak. Yani iki önemli soruyu hemen sormalınız:

1) Hangi problemi çözüyorsunuz?

2) Neye kayda değer bir fayda sağlıyorsunuz? (Kimin/kimlerin hayatı daha güzel oluyor?)

Bu değeri sağlamak için kullanacağıjnız kaynaklarda var. Bu konu ile ilgili bir iş modeli yazısını Adil Oran’dan buradan okuyabilirsiniz. Ben bu yazıda daha çok nasıl bir zihin yapısında hazırlamanız gerektiğinden bahsedeceğim.

İş modeliniz üzerine düşünürken mutlaka elinizde kağıt kalem olmalı. Kafanızda tartışarak bir yere varamazsınız. Öncellikle beyaz tahtanızı, kağıt kaleminizi, post-it lerinizi ve evernote unuzu hazırlayın. Yaptığınız skeçleri tarihi ve saati ile mutlaka kaydedin. İş modelinizdeki gelişmeleri iyi izlemeniz gerekiyor.

Öncellikle kendinize şu 3 soruyu sorun: Sizin ürününüzü;

1) Neden alsınlar? – Bu aslında yukarıdaki çözdüğünüz problem veya sağladığınız fayda ile aynı soru olabilir. Sizin ürününüzü almak için insanların ne gibi sebepleri olabilir? Bunları sıralayın.

2) Neden sizden alsınlar? – Sizin ürününüz olmadığı zaman insanlar ne yapıyordu? (Sakın, “benim ürünüm çok yeni kimse zaten bilmiyor!” demeyin!) Her yeniliğin yerine geçebilecek bir kullanım alanı vardır. Bunu beğenmiyor olabilirsiniz ancak yine de insanların ürününüz yokken neler yapabileceğini düşünmeniz çok önemlidir.

3) Neden şimdi alsınlar? – Aslında diğer iki soruyu yanıtlamak kısmen kolayken bence en önemli ve en dikkate alınmayan soru bu oluyor. Evet harika bir ürününüz ve takımınız olabilir ancak kullanıcıların alışkanlıklarını değiştirmek istiyorsanız bu çok kolay değil.(Hatta hiç kolay değil) Bu yüzden çözüm ya da faydanızın en hızlı şekilde alışkanlık değiştirecek kadar acil bir sıkıntıyı çözebiliyor olması gerekiyor. Bunun üzerinde çok düşünmelisiniz.

Bu soruların hepsini UYGUN bir şekilde cevapladıktan sonra, artık “ölçeklemeyi” düşünmelisiniz. Ölçeklemek, yatırdığınız her 1 TL’ya karşılık satışlarınız ne kadar büyüyeceğidir. Bunu örnekle açıklamayalım: iş modelinizde diyelim ki bir üretici ve tüketiciyi aradaki aracılardan arındırıp bir araya getirmeye çalışıyorsunuz. Aracı aradan çıktığı zaman tüketici daha düşük maliyetle almak isteyecektir. Böyle bir web sitesi ya da platform oluşturabilirsiniz ancak burada müşteriden alacağınız bedel, bir kereliktir. Üretici ve tüketici bir araya geldikten sonra sizin satışlarınız büyümeyecektir. Bu durumda bu iş modelini ancak her direkt üreticiye ulaşmak isteyen tüketici sizden satın alana kadar sürdürebilirsiniz devamı gelmeyecektir. Bu proje ölçeklenebilir bir proje değildir. Olumlu bir örnek yemeksepeti verilebilir. Yemeksepetinin en basit modeli her sipariş başına örnek olarak 1 TL almaksa eğer, bu durumda her zaman karnımız acıkacak ve dünyayı uzaylılar işgal edip hepimiz ölmediğimiz sürece yemek yeme isteğimiz devam edecektir. Bu durumda yemeksepetinin iş modeli ölçeklenir ve ne kadar çok iş yeri ile anlaşıp ne kadar çok lokasyona giderse o kadar fazla kazanır. Bu durumda pazarınızın ne olduğunu iyi düşünmeniz gerekiyor. Çoğu girişimciye pazarınız ne diye sorduğumda: “Bütün Türkiye” gibi gerçekçi olmayan cevaplar alıyorum. Bu yüzden bu soruyu “2 yıl içinde ulaşabileceğiniz pazarınız ne kadar?” şeklinde değiştiriyorum. Ölçekleme için ULAŞILABİLİR pazar potansiyelinizi iyi öğrenmeniz gerekiyor.

Daha sonrasında ürününüzü düşünün ve onun hayali kullanıcısı olun. Örnek olarak: bir mobil uygulamayı ele alalım: Hemen elinizde akıllı telefonu alın ve henüz olmayan uygulamanızı kullanmaya başlayın. Uygulamada hangi komutu verdiniz? Bilgi nereye gitti? Nerede saklanıyor? Kim hangi bilgiyi kullanacak? Hangi platformda kullanacak? Hata olursa nasıl düzelecek? Ne kadar zamanda düzelecek? Ödeme kime yapılacak? Ödeme kimden alınacak? Ödeme ne şekilde olacak? Kime fatura kesilecek? Kim size fatura kesecek? Kim kimi arayacak ya da mail atacak? Hangi ekrandan kim sorumlu olacak? Ekranda ne bulunması gerekiyor?

Buradaki örnek sorulardan ürünü iş modeli içine oturturken ne kadar detaylı düşünmeniz gerektiğini sanırım anlatabilmişimdir. Hazırladığınız yatırımcı ya da tanıtım sunumlarında bu kadar detaya girmeseniz bile kendi ürün ve pazarınızı geliştirmek için mutlaka ürünü hayali bir şekilde kullanıp bütün süreçlerini skeçlemeniz gerekiyor.

Sonuç olarak ürününüz;

- Temel bir problemi çözüyor ya da yeni bir fayda sağlıyorsa,

- Ölçeklenebiliyorsa,

- Bütün süreçleri yönetilebiliyor ve yürütülebiliyorsa

iş modelinizde gelişmeye hazır demektir.

Bilgi ve İletişim Teknolojilerinin Geleceğini Belirleyen 5 Trend

* Bu yazı ICT Media dergisinde Haziran 2013′de yayınlanmıştır.

Alıntı:http://www.exelanz.com/wp-content/uploads/2013/05/bigdata_large.jpg

ICT(Bilgi ve İletişim teknolojileri) konusunda hem teknoparklarda hem de diğer hızlandırıcı merkezlere gelen proje sayısı Türkiye’de de oldukça fazla gözüküyor. Bizim Embryonix’de de değerlendirdiğimiz projelerin %85 ini ICT projeleri oluşturuyor. Peki ICT sektöründe önümüzdeki yıllarda ne gibi değişiklikler olabilir? Şu an üzerinde çalışılan bazı teknolojiler ICT sektörünün bundan sonraki 5-10 yılına damgasını vuracak gibi gözüküyor.

1) 3D Yazıcılar

İlk çıktığında çok fazla ciddiye alınmayan bu cihazlar gösterdikleri gelişim ile ufak tefek monte parçalardan, organlara kadar üretim yapabileceklerini kanıtladılar. Görünen o ki bu cihazlardan dolayı özellikle üretim yapan hatlarda çok ciddi değişiklikler olacak. Bir düşünün evinizde eksik olan herhangi bir cihazı hemen yazıcısın ile ortaya çıkarabileceksiniz. Yapmanız gereken tek şey internet üzerinden ilgili yazılımı ve onun getirdiği tasarımı indirmek olacak. Bu durumda özellikle bio kimyasallardan tutunda, her türlü nalburiye, plastik ve günlük hayatta kullanılan bütün hammadelerin satışlarının artacağını ancak bununla birlikte bazı üretim yerlerinin de bu değişime uyum sağlamazlarsa kapılarına kilit vuracağını düşünüyorum. Artık önemli olan tek şey aldığınız yazıcısınız ile basacağınız tasarımlar olacak. Hatta bu tasarımları kendiniz bile uygulamalar ile yapabilecek duruma gelebileceksiniz.

2) Bulut Bilişim

Bulut bilişim kesinlikle yeni bir konu değil. 2000 li yılların başından beri çok ciddi olarak konuşuluyor. Ancak internet bağlantısının geldiği ve geleceği hızlar dolayısı ile artık önemini iyiden iyiye arttırmakla birlikte hayatımıza tamamı ile girmeye başladı. Akıllı cihazlarda kullanılan bir çok uygulama artık bulut bilişim kullanıyor. Bildiğiniz bir çok oyun, ticari uygulama ve veri tabanları çoktan buluta geçtiler. Bununla ilgili çok fazla çözüm sunan işletmede ortaya çıkmış bulunuyor. Ancak benim yakın gelecek için tahminin  sabit disklerin bütünüyle ortadan kalkacağı yönünde oluyor.Internet hızı artık bizim yüksek çözünürlüklü filmleri, müzikleri ve programları çalıştırmamızı sağlayacak. İşletim sistemleri artık bulut üzerinden çalışacak. Bireysel kullanıcılar ve kurumlar bulut bilişim hizmeti sağlayan kurumlara işletim sistemleri ve bilgilerinin tutulması için kira ödeyecekler.  TV bütünüyle isteğe uygun hale gelecek. Program başına ödeme yapılacak, bazı programlar aynen akıllı telefon uygulamalarında olduğu gibi ücretsiz izlenecek ama program içinde ödeme yapılacak. Bu durumda tanıtımlar ve reklamlar artık çok daha hedefli şekilde olacak.

3) Yakın Alan İletişimi(NFC)

Bluethooth hayatımıza girdiği zamanlarda çok heyecanlanmıştık. Ancak kısa süre sonra çok da verimli bir teknoloji olmadığı ve güvenlik konusunda bir çok sorun çıkardığı görüldü. Son 5 yıldır geliştirilen ve gelişmeye de açık olan NFC yani yakın alan iletişimi teknolojisi, akıllı cihazların bir biri ile hızlı ve güvenli veri transferi yapmasını sağlıyor. Bunu çok yakına getirerek ya da dokundurarak yapıyorsunuz. Hayatımızda metroya, vapura otobüse binerken, otele girerken, evinize girerken, işinize giderken veya otoparka girerken kullandığınız bir sürü kartı düşünürseniz ve bunları sadece telefonunuzla sağlayabileceğinizi düşünmeniz işlerinizi baya kolaylaştırır. Ancak NFC nin asıl uygulaması kesin olarak ödeme sistemleri olacak. Kredi kartlarının hem çevreye olan zararları, hem kullanımda artık bir çok kartı aynı cüzdanda bulundurma gereği yüzünden ortadan kalkmak üzere olduğunu düşünüyorum. Çok daha güvenli, izlemesi kolay, hızlı ödeme yapacağınız NFC içeren akıllı telefonlar çıktı. Ancak henüz yaygınlığı istenilen düzeyde değil. Bu teknoloji doğru şekilde gelişirse devlet kurumlarında dahil kullanılabilecektir.

4) 4G Bağlantısı

Hayatımıza 3G gireli çok fazla olmadı. Bireyler ve kurumlar oldukça yoğun bir şekilde özellikle büyükşehirlerde 3G kullanıyorlar. Başlangıçta 3G sadece görüntülü görüşme yapmak için bir araç diye düşünüldü. Ancak zaman geçtikçe bunun mobil durumdayken fizibl olmadığı ve 3G nin gerçek amacının internet uygulamalarını kullanmak için olduğu ortaya çıktı. Hayatımıza 2 sene içinde girecek olan 4G çok önemli içeriklerle geliyor. Öncellikle yükleme hızında 3G ye göre en az 100 kat daha hızlı olacak. Hem uyguları hem de kablosuz ağ bağlantısını kullanabilecek. En önemlisi çok daha yüksek frekans bandında çalışacağı için çekmeme problemi oldukça azalacak. 4G ile birlikte konferans görüşmeler, DVD kalitesinde film kiralama, büyük projelerin mobil cihazlar ile yürütülmesi gibi çok önemli değişiklikler olacak. 2015 yılı itibari ile dünyada PC den çok akıllı cihaz olacağını düşünürsek önemi bir kez daha anlaşılmış olacak. Her evde 2 dizüstü bilgisayar artık tablet cihazlar ve akıllı telefonlar ile yerini değiştirecek.

5) Büyük Veri Problemi(Big data)

Büyük veri ya da big data, bildiğimiz veri yönetim sistemleri ile işlenmesi çok zor olan büyük ve karmaşık data setlerini ifade ediyor. Aslında bu problem en başta 90′lı yıllarda CERN labratuarında ortaya çıkmıştı. Atom çarpışmalarından olan veri o kadar büyük hale geliyordu ki bu verileri ancak milyonlarca veri içinden çekilen anlamlı örneklemler incelenerek işlenebiliyordu. 2012 yılında her gün 2,5 kuantilyon(2,5×10^18) byte veri üretiliyor ve bu üssel olarak her gün artıyor. Özellikle günlük hayatta kullanılan kameralar, akıllı cihazlar, güvenlik sistemleri ile birlikte kurumlar tarafından kullanılan, meteoroloji hesaplamaları, genom projeleri, bio medikal, fizik, finans gibi araştırmalar bu verinin artışını ateşliyor. Büyük veri problemini çözmek için başta ABD hükümeti olmak üzere IBM ve Oracle gibi firmalar ARGE lerinde inanılmaz rakamlarda yatırımlar yapmaya başladılar. Büyük veri problemini çözmek için yine yardımımıza doğa yetişiyor gibi gözüküyor. Mühendisler verilerin görsel olarak nasıl hareket ettiğini anlayacakları modeller geliştiriyorlar. Internetinde ortaya çıktığı DARPA labratuarlarında büyük veri setlerinin topolojik olarak yapısını araştıran ve anlamaya çalışan araştırmalar yapılıyor. Bunun günlük hayattaki önemi artık kurumların ve bireylerin büyük verileri daha kolay anlayabilecekleri görseller ile görmeleri oluyor. Bunu sağlayan uygulamalar ICT sektörü için çok değerli olabilir.